Cinler Gökten Nasıl Sürülür?
Cinlerin gökten sürülmesi
Kur’an’ın dikkat çekici konularından
biridir. Burada önce konuyla ilgili ayetleri nakledecek, sonra da bu
ayetlerden çıkan sonuca değineceğiz. Bilmek gerekir ki,
ayetlerden anlaşıldığı üzere bu meselede cin ve
şeytan aynı şeydir. Aralarında bulunduğunu düşünebileceğimiz tek fark,
şeytanların, cinlerin isyankarları olmasıdır. Cin, genel olarak
her iki
türü de kapsamaktadır. İlgili ayetler şöyledir: 1. “Doğrusu göğü yokladık,
fakat onu bekçilerle ve alevlerle
doldurulmuş bulduk. Oysa biz, orada dinleyebilmek için oturma
yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa kendisini izleyen
bir alev bulur. Doğrusu bilmiyoruz, yeryüzünde olanlara kötülük mü
isteniyor, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diliyor.” (Cin 8-10) Bu ayetler, daha önce
cinlerin, kulak misafiri olmak için gökte
birtakım yerleri bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Daha sonra
gördüler ki gökyüzü, bekçiler ve alevlerle doludur. Alev de kulak
misafiri olan onlara pusu kurmuştur. Birbirlerine şöyle derler: Acaba
Allah, bu gelişmelerin neticesinde yeryüzü ahalisi için gelişme ve
ilerleme mi irade etti, yoksa onlara bela mı ulaşacak, hiç bilmiyoruz. Ehl-i Beyt’ten gelen
rivayetlerde şöyle nakledilmektedir: Bu
gelişme
Rasûl-i Ekrem’in (sav) doğumundan sonra meydana gelmiştir. Ehl-i
Sünnet’in rivayetlerinde ise bunun Rasûl-i Ekrem’in (sav) peygamber
olarak görevlendirilmesinden sonra gerçekleştiği nakledilir.
Mecmeu’l-Beyân’da Hicr suresinin 18. ayeti açıklanırken İbn Abbas’tan;
Cin suresinde de Belhî’den böyle rivayet edilmiştir. Sâfî’de Cin suresinde,
İhticâc’da Hz. Sâdık’ın şöyle dediği rivayet
edilir: “Bu yasaklama, yeryüzünde, gökten vahiy benzeri bir başka haber
bulunmaması ve Allah katından gelenle karışmaması içindi.”
Şunu eklemeden
geçmeyelim: Bu ayetler, yaratılışın sırlarını ve
yeryüzünde gelecekte ortaya çıkacak şeyleri öğrenmek için gökte
birtakım yerler bulunduğuna ve cinlerin de bu yerlere yakın
durduklarına delil teşkil etmektedir. Acaba burada kasdedilen,
meleklerin kendi aralarındaki konuşmaları mıdır? Acaba meleklerin
konuşması uydu gezegenlerinki gibi midir? 2. “Şüphesiz dünya göğünü
bir süsle, yıldızlarla süsledik. İnatçı
bütün şeytanlardan koruduk. Yüce topluluğu asla dinleyemeyezler,
heryerden kovulurlar. Uzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azap
vardır. Ancak çalan olursa onu da delip geçen yakıcı bir alev izler.”
(Saffat 6-10) “Koruduk (hıfzen)”,
Mecmeu’l-Beyân’da geçtiği gibi, takdir edilmiş
fiilin mef’ulüdür. Yani “Hafiznâ hâ hıfzen (Onu öyle bir korumayla
koruduk)” denmek istenmektedir. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur:
Biz, yakın göğü, yıldızlar olan bir süsle süsledik; her inatçı ve
faydasız şeytandan da koruduk. Bu durumda “yıldızlar (kevâkib)”, sadece süslemedir ve
korumanın gereği
değildir. “Heryerden kovulurlar”
ifadesi, korumanın kovma yoluyla
gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Bunun niteliği ve niceliği belli
değildir. “En yakın göğü kandillerle süsledik ve bunları şeytanlar için
taşlama aracı kıldık.” (Mülk 5) ve “Ancak çalan olursa...” ayetlerinin
zahiri, isyankârların, alev okları aracılığıyla kovulduklarını
göstermektedir. Bunlar hem kandillerdir, hem de taşlar.
“Andolsun gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için
süsledik. Ve onu
her taşlanan şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa onu
da parlak bir ateş izler.” (Hicr 16-18) “Kevâkib”ten maksat,
güneş sisteminin gezegenleridir. Ayetlerde
geçen “Dünya göğü” ifadesiyle kasdedilen de evrenin yeryüzüne en yakın
semalarıdır. Bu, güneş sisteminin göğü olmalıdır ve Mülk suresi 5.
ayette geçen bu ifadeyle kasdedilen, yedi gezegenli göklerin en yakın
olanıdır. Yani atmosferin birinci tabakası. Bu konu “Semâ” ve “Recm”
maddelerinde ayrıntılı olarak izah edilmiştir. “Yüce topluluğu
(melâi’l-a’lâ) asla dinleyemeyezler” cümlesi,
şeytanların yüce topluluğu dinleyemeyecelerini göstermektedir. “Ancak
kulak hırsızlığı yapan olursa” cümlesi ise eğer onlardan biri
hilekarlık yapar da yüce topluluğa yakınlaşırlarsa aniden parlak ve
aydınlık bir alev onu takip eder. Fakat bununla birlikte aradan
sıyrılıp bazı şeyleri işitmiş olmaları mümkündür. Çünkü başka ayetlerde
şöyle denmektedir: “Onu şeytanlar indirmemiştir. Bu onlara göre bir şey
değildir ve zaten güç de yetiremezler. Çünkü onlar işitmekten uzak
tutulmuşlardır. (...) Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size
haber vereyim mi? Onlar, her iftiracı günahkara inerler. Kulak verirler
ve çoğu da yalancıdır.” (Şuarâ 210-223)
Bu
ayetlerde önce Kur’an’ı şeytanların indirmediği buyrulmuştur. Çünkü
onlar, [yüce topluluğun konuştuklarını dinlemekten]
uzaklaştırılmışlardır. Daha sonra, onların her günahkar yalancıya
inerek işittiklerini aktardıkları ve bunların çoğunun da yalan olduğu
söylenmektedir. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Alev oklarının varlığına rağmen onlardan bazıları kelle koltukta birtakım şeyleri kapıp getirirler ve yalancılara aktarırlar. Geçen ayetler, yeryüzünde gelecekteki olayların ve belki yaratılışın sırlarının bile gökte ve meleklerin kontrolünde olduğunu, şeytanların oralara girme güçlerinin bulunmadığını ortaya koymaktadır: “Ve onu her taşlanan şeytandan koruduk” ve “heryerden kovulurlar” Fakat Hz. Peygamber’in doğumundan veya peygamber olarak görevlendirilmesinden (bi’set) önce gökteki o yerlere gidiyor ve kulak hırsızlığı yapıyorlardı. Ama bu yerlerin tamamına giremiyorlardı. Nitekim şöyle dedikleri aktarılıyor: “Orada dinleyebilmek için oturma yerlerinde otururduk.” (Cin 9). Hz. Peygamber’in doğumu veya peygamber olarak görevlendirilmesiyle birlikte bundan da mahrum oldular. Ayetlerin zahirinden anlaşılan budur ve doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Büyük ulemadan bazısı,
alevle ve başka şeyle kovulmayı, gerçek
alemdeki gözlemlenebilir olan şeylere benzetme olarak kabul
etmişlerdir. Bu konudaki yorumları “Şehebe” maddesinde nakledip
inceledik. Semâ” maddesinde “Gökteki
Canlı Varlıklar” başlığı altında gökte
meleklerden başka canlı varlıklar da bulunduğu ayrıntısıyla açıklanmış
ve konuyla ilgili ayetler incelenmiştir. Bilimadamlardan bazıları,
gizli mesajların düzenli olarak ve
dalgalar halinde gökten yeryüzüne ulaştırıldığını açık bir gerçek
olarak kabul eder ve buna “evren telsizi” derler. Karl Jansky, 1932
yılında 8 ay boyunca kendi telsiziyle bu mesajları takip etti ve gördü
ki mesajlar her gece bir önceki geceden dört dakika daha erken
ulaşıyor. Bunun sebebi şuydu: dünyanın güneşin etrafında dönmesi
dolayısıyla yıldızların doğuşu ve batışı her gün dört dakika daha erken
gerçekleşiyordu. 1933 yılının
sonunda bu bilimin uzmanlarının katıldığı bir seminer
düzenlendi. Jansky bu seminerde sunduğu bildiride gözlemlerinin
üzerindeki perdeyi kaldırdı ve dedi ki, yıldızlarda konuşabilen
varlıklar vardır ve telsiz teleskoplarla alınabilecek bu semavi
mesajlar, evreni daha fazlada tanımada insana yardım edebilir. 1942 Şubat’ında
Jansky’nin öne sürdüğü görüşün doğruluğuna başka
deliller eklendi. Çünkü görüldü ki, evrenden gelen bir dizi mesaj,
İngiltere’de kullanılan radarın yön bulmasını engelliyordu.
Bilimadamları, epey çaba gösterdikten sonra anladılar ki, bu
engellenme, ufuk ötesinden bilinmeyen bir yönden gelen bir dizi telgraf
mesajı nedeniyleydi. [Abdurrezzak Nevfel’in yazdığı ve Behram Pûr ve
Şekib’in tercümesi “Çağları Aşan Kur’an” isimli kitaptan] Halen bu konu bilimadamları için hemen hemen kesinlik
kazanmıştır.
Fakat Kur’an-ı Mecid açısından bakıldığında, daha önce işaret edildiği
gibi, bu kesin ve apaçık bir gerçektir. Adı geçen kitabın
yazarı, cinlerin vahyi değil, bu tür sesleri
dinlemek için göğe yaklaştıklarına inanmaktadır. Çünkü vahyi,
vahyedilenden başkası işitemez. Nitekim “mele-i a’lâ” da melekler
topluluğu değil, işte bunlardır. Geçen ayetler, özellikle de “Çünkü
onlar işitmekten uzak tutulmuşlardır.” ayeti, öncesi ve sonrası
gözönünde bulundurulduğunda bundan başka bir anlamı ifade etmektedir.
Özetle bu ayetler, cinlerin, yaratılışın sırlarından ve gelecekteki olaylardan haberdar olabilmek için göğü gözetlediklerini ve onun sırlarını ele geçirmeye çalıştıklarını ortaya koymaktadır.
|