AZİZ GİBSON'A GÖRE İNCİL

Viktor APALAÇİ, ŞALOM

"Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi” sinema tarihinin en tartışmalı filmlerinden biri, ancak sinemasal açıdan başarılı değil."

İzleyicinin tahammül sınırlarını zorlayan, yoğun bir şiddet kullanan Mel Gibson, insanı depresyona sokan, sinir ve moral bozucu, zerafetten yoksun bir film yapmış. Dinsel-ideolojik tartışmalar filmin önüne geçince, sinemasal nitelikler ikinci plana itilmiş. Mel Gibson'un tarihi gerçeklere uymak gibi bir sorunu yok. Dürüstlüğünden, samimi dindarlığından söz etmek çok zor. Bir misyoner gibi tavır alıp, İncil'i kafasına göre yorumlamış. İnsanların dini duygularını istismar ederken, başka dinler aleyhine kışkırtmış.

Hıristiyanlığın doğum sancılarını anlatacağım diye yola çıkıp, insanların dini duygularını istismar etmek, dürüst sanatçı kimliğiyle bağdaşmaz. Mel Gibson İncil'i yorumlarken, her şeyi abartarak, sadistçe şiddet kullanarak, insanların merhamet, özveri, nefret, düşmanlık ve intikam duygularını istismar etmekten çekinmemiştir.

Sinema tarihinin en tartışmalı filmlerinden biri olarak, “Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi”nin polemik yaratmadaki başarısı tartışılmaz. Ancak dinsel-ideolojik tartışmalar filmin önüne geçti, sinemasal nitelikleri ikinci plana itti.

Sinemasal açıdan bakıldığında filmin elle tutulur bir başarısını göremedik. Film prodüksiyon olarak son derece zayıf.

Tarihsel drama “Breveheart” - “Cesur Yürek” gibi 7. sanatın kült bir başyapıtına imza atmış olan (ve bu yönüyle her filmiyle ciddiye alınması gereken bir yönetmen olan) Mel Gibson'un gerçek yüzünü gösterip, Yahudi düşmanlığını körükleyen bir film yapmasından, bir sinemasever olarak üzüntü duyuyorum.

İsa'nın ölümünden 2000 yıl sonra Yahudilerin sanık sandalyesine oturtulması gerektiğini militanca savunan Mel Gibson'un, dürüstlüğünden, samimi Hıristiyanlığından söz etmek çok zor. Her nedense filminde Roma emperyalizminden bahsetme gereğini görmüyor.

Mel Gibson'un tarihi gerçeklere uymak gibi bir sorunu yok. Bir insanlık suçunu işlemek için yola çıkan Mel Gibson, tarihe çok zalim bir kişilik olarak geçen Vali Pontius Pilatus'u aklamaktan çekinmiyor. Kudretli valiyi, çaresiz ve masum bir karakter olarak çiziyor.

ANTİ-SEMİTİK VE  FAŞİZAN

Tutkulu bir Hıristiyan olarak, din propagandasında aşırıya kaçan, insanları başka dinler aleyhine kışkırtan, düşmanlık ve nefret tohumları eken Mel Gibson'a “İsa'nın Çilesi”nden sonra saygı duymayı sürdürmem mümkün değil. Bir misyoner gibi tavır almaktan çekinmeyen Mel Gibson, İncil'i kafasına göre yorumlayıp, İsa'nın yaşadığı acıların sinemadaki meditasyonuna soyunuyor. Küçükken rahip olmayı düşleyen, ancak kat edeceği mesafeleri uzun ve meşakkatli bularak bu fikirden vazgeçen Gibson, sinemada kariyer sahibi olduktan sonra, 48 yaşında, “Tutku” ile sinema salonlarını kiliseye çevirmenin yolunu buluyor.

Şok sineması peşinde bir yönetmen olarak, Mel Gibson insanı depresyona sokan, sinir ve moral bozucu, zerafetten fena halde yoksun bir film yapıyor. Seyircinin tahammül sınırını zorlayan yoğun bir şiddet kullanan yönetmen, kitleler nezninde en yüksek nefreti uyandıran bir film yapmayı hedefliyor.

Doğrusu bunu da başarıyor. Anti-semitik ve faşizan ögeleri bol bol kullanan yönetmen, sınırları zorlamaktan çekinmiyor. Benedict Fitzgerald ile müştereken yazdığı senaryoyu, Mel Gibson hiçbir özelliği olmayan, klasik anlatımlı bir mizansenle işliyor. Filme baştan sona, ağır, kasvetli, iç burkucu bir atmosfer hakim. Yoğun şiddet sekanslarında ağır çekimlere sık sık başvuruyor. Filmin getirdiği tek yenilik, 2000 yıl önce kullanılan dillerde, Aramca ve Latince olarak çekilmiş olması.

Mel Gibson'un muhafazakar dini inancının kaynağı, şüphesiz ki, geleneksel Roman Katolik Kilisesi üyesi olan babası Hutton Gibson. Yahudi soykırımını yok sayan, dünyadaki tüm kötülüklerin, tüm şeytanlıkların kaynağının Yahudiler olduğuna inanan baba Gibson'a göre, Vatikan'ın açıkladığı görüş değişikliği ve Yahudilerden özür dilenmesi kabul edilemez bir olgu. Köktendinci, bağnaz, Katolik bir babanın oğlu olarak Mel Gibson'un soykırım hakkındaki görüşü sorulduğunda “2. Dünya Savaşı sırasında çok insan öldü, bunlardan bazıları Yahudiydi” diyerek Holokost'u göz ardı etmesine şaşırmamak lazım.

DE MİLLE'DEN GİBSON'A HZ. İSA

Hıristiyanlık kültürü içinde yer alan, insanlar için kendi isteğiyle çile çeken, ölüme giden İsa peygamber konusu, sinema için cazibesini hep korumuştur. İsa'nın yaşamını beyaz perdeye aktaran ilk yönetmen olan Cecil B. De Mille “King of Kings” - “Kırallar Kıralı”nda (1927) konuyu Maria Magdalena gözünden anlatmıştı. Aynı filmin, bu kez sesli versiyonunu 1961'de Nicholas Ray yapmıştı. İsa'yı çarmıha geren Romalı komutanın yaşadığı vicdan azabını Henry Koster, “The Robe”da (1953) anlatmıştı. William Wyler'in, Max Von Sydow'un İsa'yı canlandırdığı “Ben Hur”ü (1959) rekor sayıda (11) Oscar ödülü kazanmıştı. Pier Paolo Pasolini sansürle sorun yaşayan filmi “Al Vangelo Secondo Matteo” - “Aziz Matyas'a Göre İncil”i (1964), İsa'nın hikayesine, önceki İncil uyarlamalarından farklı yaklaşıyordu. George Stevens “The Greatest Story Ever Told” (1965) ile İsa'nın doğumundan ölümüne kadarki süreci ve yeniden doğuşunu anlatıyordu. Kanadalı Yahudi yönetmen Norman Jewison, “Jesus Super Star”da (1973), Andrew Llyod Webber - Tom Rice ikilisinin ünlü müzikalini beyaz perdeye uyarlıyordu. Nikos Kazancakis'in, İsa'nın son günlerini anlatan romanını sinemaya taşıyan Martin Scorsese'nin “The Last Temptation of Christ” - “Günaha Son Çağrı”sı (1988) büyük gürültü koparıyordu. Zira William Defoe'nun canlandırdığı İsa'nın, Tanrı'nın verdiği ilahi görevi yerine getirme konusunda tereddütler yaşıyordu.

İsa'nın ölümünden kimin sorumlu tutulacağı dini çevreler arasında yüzyıllardır tartışılıyor. 1962-65'te 2. Vatikan Konseyi, tarihsel kararıyla, İsa'nın ölümünden Yahudilerin sorumlu tutulamayacağını, Yahudi halkının “Tanrı tarafından reddedilmiş ya da lanetlenmiş olmadığını” ilan ediyordu. Geleneksel bir Katolik olan Mel Gibson, 2. Vatikan Konseyi'nin reformlarını reddederken, bu meseleye son noktanın konduğunu kabul etmiyor. “Tutku: İsa'nın Çilesi” (2004) İsa'yı ölüme sürükleyenlerin tereddütsüz Yahudiler olduğu yorumunu beraberinde getiriyor. Gibson Papalık'ın bile sağında yer alan görüşüyle, Yahudilerden özür dilenmesini kabul edilemez olduğunu söylüyor. Filmde İsa, Hahamlar liderliğindeki öfkeli kalabalık eşliğinde Romalı Vali huzuruna çıkarılır, Vali İsa'yı ölüme mahkum etmemek için elinden geleni yapar, ancak Hahambaşı Caiphas tarafından kışkırtılan halkın öfkesine hedef olmaktan kurtulmak için Vali kalabalığın dileğini kerhen yerine getirir. Sinema tarihinde konuyu işleyen sayısız yönetmen arasında kimse suçlanmazken, Mel Gibson'un parmağı, radikal bir şekilde, Yahudileri hedef gösterir. Dinsel konuları sömürmekte Cecil B. De Mille'in açtığı yoldan ilerleyen Mel Gibson, mesajını, sevmek, bağışlamak, özveri ve hoşgörü gibi temaları işleyerek veriyor.


Ana Sayfa