UHUD, KÜÇÜK CİHADDAN BÜYÜK CİHADA.

 Bedr Savaşının üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen Mekke'de hâlâ öfkeler, alev alev. Müşrikler, ne mağlubiyeti hazmedebiliyor; ne de kaybettikleri kardeş, koca, baba gibi en yakınlarını unutabiliyorlar.

...ateşli üç müşrik genci, Saffan bin Ümeyye, İkrime bin Ebi Cehil, Abdullah bin Rebia, Mekke'nin yeni reisi Ebu Süfyan'a gittiler:

-Ya Eba Süfyan!

-Sizi dinliyorum gençler! Hoş geldiniz.

-Bu kahredici mağlubiyet lekesini alnımızda daha ne kadar taşıyacağız?

-Ayakta kalmayın! Oturun bakalım...

-Zaten bugüne kadar oturmaktan başka ne yaptık ki?

Ebu Süfyan sordu:

-Bir düşündüğünüz var mı?

-Var ya Eba Süfyan!

-Evet sizi dinliyorum.

-Şam seferinden ne kadar kazanç elde edildi?

-Ellibin altın. Bunu hepiniz biliyorsunuz?

Gencin biri reise sordu:

-Bu para Da'rün Nedve'de saklı değil mi?

-Evet.

Bir başka genç bir teklif yaptı.

-Öyleyse ya reis bu kârı ikiye ayırsak ve yarısını silaha, diğer yarısını asker toplamaya harcasak; nasıl olur?

-Şayet bu parada hissesi olan herkes razı olursa gayet güzel olur.

Ateşli gençlerden biri patladı:

-Hele hayır diyecek biri çıksın!

-Hadi bakalım öyleyse. Gösterin hünerinizi.

...

İkna kabiliyeti yüksek ve konuşması güzel Amr bin Âs, Cübeyr bin Dehl, Abdullah bin Zeb'ari ile Şair Ebu Uzze Cemhi'yi seçerek, asker vermeleri için kabilelere yollamak istediler.

...Ebu Uzze, önce kendisine yapılan teklifi reddetti. Zira; Bedr cenginde esir düşmüş; fakat bir daha müslümanlara karşı asla savaşmayacağına dair kahraman Peygambere söz vermesi üzerine fidye alınmadan serbest bırakılmıştı. Şimdi gelenlere bu vaadini hatırlatıyordu:

-Gelemem, sözüm var. Bir daha düşmanlık etmemek ve aleyhlerinde faaliyette bulunmamak üzere Bedr'de Muhammed'e söz verdim.

-Canım, düşmana verilen bir söz.

-Söz ya. Bana yapılan iyiliğe nankörlük edemem.

Saffan bin Ümeyye; Ebu Uzze'nin damarına bastı.

-Korktuğun için gelmiyorsun. Söz bahane.

-Eğer korksaydım Bedr'e gitmezdim.

-Ama şimdi korkuyorsun. Bak benzin sapsarı!..

-Yalancı! Beni de kendine benzettin!.. Yürü nereye isterseniz oraya gidiyoruz.

Saffan bin Ümeyye neş'elendi:

-Eğer sağ dönerseniz seni zengin yapacağım. Ölürsen, kızların kızlarımdır. Onları kendi kızlarımdan ayırmayacağım. Sen yeter ki hey'ette ol. Dilinle yardımcı olmasan bile, varlığınla bizi destekle.

...önce Tilame bölgesine gittiler.

......

Mekke'de artan bir hızla hareketlenme başladı. Silahlar, atlar, develer alınıyor; gönderilen temsilciler, Sakıf, Beni Mustalik, Beni Hevn İbni Huzeyme, Beni Haris İbni Abdi Menat ve Kinane kabilelerinden asker topluyorlardı.

Açılan Mekke bayrakları altında biriktiler. Hem de az zamanda ve sür'atle. Sancağın birini Talha bin Ebi Talha, birini Üveyf bin Süfyan taşıyordu. Üçüncüsünü de bir başkası. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan üç bin müşrik, kısa zamanda Mekke meydanında biraraya geldiler.

Sefere bütün Kureyş asilzadeleri katılıyordu. Üç bin deve ve iki yüz at tedarik etmişlerdi. Askerin yedi yüzü zırhlıydı.

Zırhlar içindeki Ebu Süfyan, alımlı bir at üzerinde görünürken.

Bir anda her taraf çın çın öttü:

-Yaşşa Ebu Süfyan! Yaşşa Kureyş!!..

Ebu Süfyan, ordusunun karşısına geçerek bir nutuk verdi. İşte nutkun en keskin sözleri:

-Yesrib'i basacak; Muhammed ve müslümanları kılıçtan geçireceğiz. Bu seferin gayesi budur.

Müşrik ordusu, Ramazan ayının yirmibeşinde Ebu Süfyan komutasında büyük bir velvele ile harekete geçti.. En fazla şamata yapanlar Safvan bin Ümeyye'nin teklifi ile sefere katılmış ve ordunun önü sıra yürüyen on-onbeş kadındı. Ellerinde tefleri ile intikam ağıtları söylüyorlardı..

Nevfel bin Muaviye, ağzını açacak oldu:

-Kadınlar gelmese olmaz mı ya Eba Süfyan? Bir mağlubiyet olursa akıbetleri n'olur?

Der demez, Bedr savaşında pederi Utbe, amcası Şeybe ve biraderi Velid katledilmiş olan Ebu Süfyan'ın karısı Hind binti Utbe, bir dişi kaplan gibi atıldı:

-Sus! Sen ne konuşuyorsun öyle korkak? Karılarınıza, çocuklarınıza kavuşmak için Bedr'i bırakıp kaça kaça geldiğinizi unuttuk mu sandınız?

-Kim, ben mi?

-Sen ve senin gibi, ödlekler.

-İftira...

-İftira miftira değil! Bu defa hele bir kişi kaçmaya yeltensin bakalım...

...aslında Ebu Süfyan da Nefelle aynı fikirdeydi ama bu çok sert muhalefet karşısında renk vermedi ve yorulduğunda hanımı binsin diye devesine hevdec yaptırdı. Bazı müşrikler de hevdec yaptırdılar.

...

Asker, binek, zırh ve silah bolluğu müşrikleri kendinden geçirmişti. Teflerin sustuğu anlarda bir ağızdan bağırıyorlardı:

-İntikam!

-Kureyş'in intikamı alınacak, intikam..

-Lat bizimle, Menat bizimle, Uzza bizimle..

......

Allah düşmanları, Medine üzerine böyle mağrurane yürürken Mekke'de bir şahıs, bütün olup bitenleri, asker sayısını, silah sayısını ve her şeyi kaleme alarak Son Peygambere bir mektup yazdı....kimdi bu hayırlı adam?

Bu adam, Sevgili Peygamberimiz'in amcası Abbas bin Abdülmuttalib radıyallahü anh. Bedr cengi sırasında esirken müslüman olan ve bunun üzerine Peygamberimizin emri ile Mekke'ye geri dönen; ancak imanını açığa vurmasına izin verilmeyen ve Mekke'deki hadiseleri Medine'ye haber vermekle vazifelendirilen sahabi.

Hazreti Abbas, mektubu yazıp bitirdikten sonra kapatıp mühürledi ve Gıfaroğulları kabilesinden bir kimseyi ücretle tutarak emaneti kendisine teslim ve sıkı sıkıya tenbih etti:

-Bu mektubu en geç üç gün içinde Yesrib'e götürerek Ebülkasım'a vereceksin. Bu da fazlasıyla ücretin.

İşte Sevgili Peygamberimizin, Hazreti Abbas'ın Medine'ye taşınmasına izin vermemesindeki sır.

...

Resulullah Efendimizi Medine'de bulamayan Ulak, Kuba'da mescidden çıkarken gördü ve mektubu teslim ederek yanlarından ayrıldı. Peygamberimiz mektubu Übeyye bin Kâb radıyallahü anh'a okuttuktan ve mevzuunu kimseye bahsetmemesini emrettikten sonra Sa'd bin Rebi radıyallahü anh'ın evine gittiler ve bu sahabi ile gelen haberi konuştular... Hazreti Abbas'ın yazdıklarını Efendimiz Hazreti Sa'd'e bahsederken Sa'd'in hanımı da işitmiş...bu sebeple haber kulaktan kulağa fısıldanarak kısa zamanda yayıldı.

Peygamberimiz, derhal Medine merkezine döndüler... Hemen şehir çevresindeki nöbetçi sayısı takviye edildi, Sa'd bin Muaz ve Usseyid bin Huzeyr, bir manga askerle Peygamber Efendimizin evinin etrafında nöbet tutmaya başladılar.

...ve sür'atle cihad hazırlığına başlandı.

Haber, Peygamberimizle müslümanların neş'elerini gölgelemiş; buna karşılık yahudi ve münafıkları sevindirmişti.

Bu sırada düşman ordusu, Zülhuleyfe Vadisi'ne kadar gelerek burada mola verdi...asker ve imkân çokluğuna güvenen küffar, vur patlasın çal oynasın bir taşkınlık içinde eğleniyordu.

...

İslâm istihbarat birimleri, müşrik ordusunun Zülhuleyfe'ye kadar gelerek burada konakladıkları haberini Allah Resulüne yetiştirdiler.

Peygamberimiz, hemen Enes bin Fadale ve Musa bin Fadale radıyallahü anhüm isminde iki kardeş kahramanı casusluk faaliyeti için Zülhuleyfe'ye gönderdiler. Eluta'ya kadar giden iki gencin getirdiği haberler iyi değildi. Mekke ordusu, binleri bulan at ve develeri Medine tarlalarının bulunduğu Urayz'da ekili dikili yerlere salmış ne varsa ezip telef ediyorlardı..

Efendimiz, bir de Habbab bin Münzir'i gönderdiler.

Habbab radıyallahü anh'ın getirdiği malûmat, Abbas bin Abdülmuttalib ve kendisinden önce aynı işle vazifelendirilenlerin verdikleri malumatı doğruluyordu.

Peygamberimiz:

-Hasbunallah ve ni'mel vekil, dediler.

......

Uhud, Medine yakınında bir dağ ismi...başka dağ silsilelerinden ayrı ve kopuk. Yalnız, tek başına bir dağ....bu sebeple kimbilir kaç asır öncesinden halk ona "Uhud Dağı" demiş. "Yalnız Dağ" yani... Medine'yi bekleyen sadık bir nöbetçi gibi dünyanın varoluşundan beri olduğu yerde heybetle yükselip duruyor...sanki ihlas suresini okuyan bir ulu mü'min.

İşte Sevgili Peygamberimiz'in O'nun hakkında buyurdukları:

-Uhud öyle bir dağdır ki; O bizi sever, biz de onu severiz.

Kaçıncı bin kere olduğu gibi Hicri üçüncü yılın Şevval ayı onuncu Perşembe günü, güneş, bir akşam yine dağlar gerisine süzülürken Uhud Dağı, önce kül rengine, sonra koyu karanlığa sarındı. Karanlık, dağdan ovaya doğru tonlarını çoğalta çoğalta koyulaşırken yatsı namazı çoktan kılınmış ve Medine, uykuya çekilmişti.

......

...ay, bir kocaman nur gibi yükselirken; Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bir rüya görüyorlardı.

.....

Efendimiz, ertesi sabah, namazı kıldırdıktan sonra mesciddeki eshabına bu rüyadan bahsettiler:

-İnşallah hayırdır; bir rüya gördüm.

Bütün mü'minler daha bir toplandı ve sanki nefes alamaz oldular. Efendimiz devam buyurdular:

-Bir sığır boğazlandığını gördüm. Sonra bir koç getirdiler. Zülfikar'ı savurdum, ağzı yere çalındı ve kılıcın ağzında bir çentik açıldı. Ben, zırhlıydım. Sonra ellerimi de zırhın içine aldım.

-Hayırdır inşallah ya Resulallah! Ancak, biz, rüyayı anlayamadık. Lütfen siz tabir eder misiniz?

Eshabın arzusu üzerine Peygamberimiz, rüyayı açıklarken bütün herkes büyük bir dikkatle kendisini dinliyorlardı:

-Sığırın boğazlanması, bir çok insanın öleceğine; Zülfikarın ağzında açılan çentik, yakın akrabamdan birinin şehid olacağına ve benim yaralanacağıma, koç düşmana, üzerimdeki zırh, Medine kalesine; ellerimi zırhın içine almam Medine'nin müdafaaya elverişli bir yer olduğuna işaret.

Rüya tekrar tekrar hayra yorularak cemaat dağıldı.

......

 

Kâfir ordusu, Zülhuleyfe'de üç gün kaldıktan sonra buradan hareket ederek Ebva'ya geldi; müslümanların gözünde ayrı bir yeri olan mubarek Ebva'ya. Zira Resulullah Efendimiz'in anneleri ve hepimizin aziz anneciği Amine Hatun radıyallahü anha bu topraktaki cennet bahçelerinde idi.

Hazreti Amine'nin Ebva'da medfun olduğunu bilen kâfirlerden biri, ilkel bir teklifte bulundu:

-Ya Eba Süfyan!

-Söyle ya yiğit.

-Bilir misin Muhammed'in anasının kabri buradadır.

-Bilirim. Bir diyeceğin mi var?

-Var...diyorum ki, Amine'nin kabrini açarak kemiklerini yanımıza alalım.

Ebu Süfyan ve dinleyen herkes şaşırdı.

-Eee!

Konuşan, sözlerine devam etti:

-Şayet mağlub olursak bu kemikleri verip esir kadınlarımızı kurtarırız.

-Ya mağlub edersek?

-O zaman da müslümanlardan hayli yüklüce bir para koparttıktan sonra kemikleri yine iade ederiz.

Ebu Süfyan sordu:

-Sözün bitti mi?

-Evet bitti.

-Fakat hiç de hoş bir teklif yapmadın. Bilmez misin ki Beni Bekr ve Huzza kabileleri Muhammed'in dostlarıdır. Biz, böyle bir şey işlersek, onlar da bizim namlı ölülerimize aynıyla mukabele ederler.

...adam alı al, moru mor oldu ama iblise taş çıkartan bu adi teklif de tatbik imkânı bulamadı. Şükür ki bulamadı.

......

...düşman geliyordu. İslâm haberalma teşkilatı, Kureyşlilerin seyri hakkında merkeze sürekli haber aktarıyordu. Mü'minler hazırolda ve tetikte idi. Bin canları olsa binini de aşkla ve tekrar tekrar dinleri ve Resulleri uğruna vermeye bir kere daha hazırdılar... Şimdi bir savaş şekli tesbiti gerekiyordu. Gelen düşmanın karşısına nasıl çıkmalı? O'nu Medine kalesinin dışında mı karşılamalı? Yoksa şehre girişine izin vererek sokak sokak bir müdafaa harbi mi yapmalı?

Yani bir meydan muharebesi mi? Bir müdafaa harbi mi? Evet nasıl? Bu savaş için hangi yol seçilmeli?

...kendileri rüyalarındaki zırh yani Medine işareti sebebiyle şehirde kalarak müdafaa harbi yapılmasını tercih ediyorlar.

Efendimiz, eshabı ile istişare ettiler. Eshabın önde gelenlerinden, Hazreti Ebubekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Sa'd bin Muaz ve diğerleri sokaklara barikatlar kurulduktan sonra düşmanın beklenmesini, kaleden girdiklerinde damlardan, evlerden, sokak gerilerinden üzerlerine taş, mızrak, kılıçlarla saldırarak imha yolunun seçilmesini teklif ettiler.

...ama ya genç sahabiler?

Bedr'de bulunamamış; Bedr'in faziletini, üstünlüğünü, O'nun nasıl bir nimet olduğunu Peygamberimizden her işittiklerinde bu fırsatı kaçırmış olmalarına dövünen çağlayan imanlı gençler?

Genç sahabiler, düşmanın Medine dışında karşılanmasını ve göğüs göğüse bir meydan savaşı yapılmasını; müdafaa değil; taarruz yolunun seçilmesini istiyorlardı.

Efendimiz Abdullah bin Ubey'e de fikrini sordular:

-Ya Abdullah bin Ubey! Sen ne diyorsun?

-Sizin gibi düşünüyorum ya Resulallah. Medine kalesinden dışarı çıkmayalım. Zira biz, cahiliyet zamanında dışarı çıkarak yaptığımız her harbi kaybettik. Ama yerimizden ayrılmadığımız her defasında da düşmanı yendik. Şöyle hareket edelim derim:

Genç-ihtiyar, muhacir, ensar, bütün müminler daha da dikkat kesildiler. Abdullah bin Ubey:

-Kadın ve çocukları hisarlara yerleştirdikten sonra biz, şehir meydanında düşmanı bekleyelim. Mekkeliler içeri girince her taraftan üzerlerine saldıralım.

...

Buna mukabil Sevgili Peygamberimizin sevgili amcası Hamza bin Abdülmuttalib radıyallahü anh, Sa'd bin Ubade radıyallahü anh, Numan bin Melik radıyallahü anh ile Evs ve Hazreç kabilelerinden bir çok kimseler ise genç sahabilerin içtihadındaydılar.

Emsalsiz yiğit Hazreti Hamza, Mekke dışına çıkarak düşmanla dişe diş bir mücadelenin en ısrarlı taraftarıydı:

-Ya Resulallah! Şayet biz, Medine kalesinden harice çıkmazsak; kâfirler, bu hareketimizi acz ve korkaklık sanarak cesaret kazanabilirler. Halbuki Allahü teâlâ, sana Bedr meydanında bir avuç müslümanla muhteşem bir zafer lutfeyledi. Üstelik biz, bugün Bedr'e nazaran hem insan; hem techizat bakımından daha kuvvetliyiz.

Gençler, Hazreti Hamza'yı desteklediler:

-Evet ya Resulallah! Biz Bedr'den mahrum kalanlar olarak nice zamandır böyle bir fırsatı gözlüyorduk; şehrin dışına çıkıp Allah ve Resulünün düşmanları ile göğüs göğüse vuruşalım..

İnsanlığın zirvesi; sabırda da cesarette de zirve Büyük Peygamber, Malik bin Sinan'dan görüşünü sordular:

-Senin fikrin nedir; ya Malik bin Sinan?

İhtiyar mü'min, derin bir edeble cevap verdi:

-Ey Allah'ın Resulü! Her iki yol da güzel. Hangi yolu tensip buyurursanız; seçtiğiniz yolu cana minnet sayarız. Umarız ki mü'minler, zafer kazanır; biz de inşâallah şehid oluruz.

Hazreti Hamza, yalçın gri kayalık zirveler kendisine dar gelen bir heybetli kartal gibiydi. Bir kere daha söz aldı:

-Ya Resulallah! Sana Kur'an gönderen Allah hakkı için söylüyorum; küffara kılıç vurmadıkça orucumu açmayacağım!

Mubarek, bir ân evvel çarpışmak için bu kadar istekliydi. Hazreti Hayseme, Hazreti Hamza'yı destekledi.

-Hamza doğru söyler ya Resulallah! Kureyş kabilelerden asker toplayarak üstümüze gelir ve biz de onlara karşı müdafaada kalırsak; yarın daha başka kâfirler de bundan cesaret alarak Medine'yi basmaya teşebbüs ederler. Ben düşmandan çekinmiyorum. Öldüreceklerim mü'minler için kârdır; ölmem kendim için. Bedr'e kur'a kendisine çıktığı için oğlum gitti ve şehid oldu; bu defa da inşâallah ben şehid olurum.

...vaziyet anlaşılmıştı. Çoğunluk, Medine-i Münevvere dışında düşmanla savaşılmasından yanaydı. Efendimiz, bu fikirde olmamakla birlikte ekseriyetin görüşüne uydular.

......

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, o gün Cuma hutbesinde eshabına buyurdular ki:

-Düşman karşısında şartlara sabr eder ve bulunduğunuz yerden ayrılmazsanız zafer sizindir.

Evet, Resulullah Efendimiz mücahidlere zaferin şartlarını sayıyorlardı: Sabır ve emre itaat.

......

O gün ikindi namazını da kendileri kıldırdıktan sonra odalarına geçtiler. Hazreti Ebubekr ve Hazreti Ömer de yanlarında idi. Efendimiz, iki yakın dostunun da yardımı ile üzerine zırhını, başına imamesini giydi:

...bu sırada mü'minler dışarıda bekliyorlar.

Evs kabilesinin reisi ve Ensar'ın büyüğü Sa'd bin Muaz ve Usseyid bin Hudayr radıyallahü anhüma kalabalığa seslendiler:

-Sabırlı olup mübalağalı isteklerden sakınınız. O sallallahü aleyhi ve sellem, vahiyle hareket etmektedir. Size yakışan şu ki, iradesine müdahele etmeden Resulullah'a kayıtsız şartsız itaat etmektir.

Bu sözler, dinleyenlerin kalbini şöyle bir sızlatıp geçti. Herkesin vicdanı bir suale cevap arıyordu. "sakın ola ki haddi aşmış olmayalım! O'nu incitmiş olmayalım!!" Eshab, bu duyguların sancısında iken iki cihan güneşi kapıda göründüler. Üzerlerinde zırhları, sırtlarında kalkanları, bellerinde meşin kuşağı ve ellerinde kılıçları zülfikâr vardı.

Müslümanlar, Resul aleyhisselamı böyle görünce pişmanlık hissi kalblerine bir taş gibi oturdu...

-Keşke Medine haricine çıkalım demeseydik!

Diye mırıldandılar. Bir sahabi söz aldı:

-Ey Allah'ın Resulü! Sizin istemediğiniz bir şeyi yapmak bizim ne haddimize! Yüksek ve şerefli tercihiniz her ne ise biz ona uyarız...

...ama geç kalınmıştı. Efendimiz, buyurdular ki:

-Ben burada; Medine'de kalalım dedim. Fakat ekseriyet aksi kanaatte ısrarlı oldular!.. Ve ardından bir muazzam hakikati dile getirdiler:

-Bir Peygamber, zırhını giyip, silahını kuşandıktan sonra düşmanla cihad etmeden onları üzerinden çıkarması layık mıdır? Allahü teâlâ'nın hükmü her ne ise o zuhur eder.

...ve bir kere daha nasihat ettiler. Eshabdan çıt çıkmıyordu:

-Eğer sözümü dinler ve sabreder ve birbirinizden ayrılmazsanız zafer sizindir.

Ve sonra üç sancaktan Evs sancağını Sa'd bin Ubeyde'ye, Hazreç Sancağını, Hubbab bin Münzir'e, Muhacirlerin sancağını da Ali bin Ebi Talib'e verdiler. Ve....

Evet ve Cuma günü ikindiden sonra yerlerine Abdullah bin Ümmü Mektum'u vekil bırakarak Uhud Dağı'na doğru hareket ettiler. Nescin denilen yere vasıl olunca Kahraman Peygamber, orduyu teftiş ettiler. Yaşı küçük olanlar vardı. Bunların Medine'ye dönmelerini buyurdular.

"Çocuk" denilecek kadar küçük bu mücahidler, şunlardı: Abdullah bin Ömer, Zeyd bin Sabit, Üsame bin Zeyd, Bera bin Azib, Es'ad bin Zübeyr, Avane bin Evs, Ebu Said-i Hudri, Rafi bin Malik ve Semürret bin Cündeb.

Bunlardan Rafi, ayak parmakları ucuna kalkarak uzun boylu görünmeye çalıştıysa da, yine de gitmeyeceklerin arasına ayrıldı.

Zübeyr radıyallahü anh, bu durumu farkettiği için:

-Ya Resulallah! Rafi küçük sayılmaz; düşmanla mücadele edebilir. Güzel de ok atar. Gazaya iştirakini arz ediyorum.

Diyerek yaşı küçük, yüreği mangal gibi olan bu gence yardımcı oldu. Bir sahabi bir başka sahabiye himmet ve şefaat eder de Peygamberimiz "hayır" derler mi? Kabul buyurdular. Rafi muradına kavuştu...ama bu defa başka bir şey daha çıktı ortaya. Semüret bin Cündeb, Rafi'ye müsaade edildiğini görünce kendisine de izin alması için üvey babası Meri radıyallahü anha yalvardı:

-Babacığım, güreşsek ben O'nu yenerim. Fakat Rafi, cihada gidiyor; ben Medine'ye dönüyorum. N'olursun lütfen Resulullah'a bu gerçeği arz et..

Meri, vaziyeti arz etti. Efendimiz, gençlerin güreşmelerini irade buyurdular. Rafi ve Semüret tutuştular. Rafi onüç; diğeri de belki onbeş yaşında. Efendimiz ve eshab, güleç yüzlerle iki gencin güreşini seyrediyorlar. Hakikaten Semürret, dediği gibi rakibini yendi. Ve tabii savaşa katılma hakkına kavuştu...diğer gençlerse, yaşlı, kadın ve çocukları korumak işinde vazife almak için Medine'ye geri gönderildiler...

...

Peygamberimiz, asker, binek ve techizat mikdarını saydırdılar: İslam ordusu bin kişiydi.. Yüz kişi zırhlıydı. İki at vardı. Atlardan biri Resulullah'a aitti, biri Ebu Bürdeye. Hepsi bu kadar.

...

Sa'd bin Muaz ve Sa'd bin Ubade hazretleri Peygamberimizin atı önünde gidiyorlardı. Yolda islam ordusuna altıyüz kişilik bir yahudi birliği de katılmak istedi. Bunlar Abdullah bin Übey'in müttefikleriydi. Yahudilerden gelen haber Peygamberimize sunulunca buyurdular ki:

-Onlar müslüman oldular mı?

-Hayır ya Resulallah!

-Öyleyse geri dönsünler. Çünkü biz müşriklere karşı kâfirlerin yardımını kabul etmeyiz.

...

...akşam namazı Şeyhayn'da kılındı ve gecenin burada geçirilmesine karar verildi.

Yatsı namazının edasından sonra da ordu istirahate çekildi...dinlenmekte olan Sevgili Peygamberimizin muhafızı Zekfan bin Abdilkays radıyallahü anhtı. Orduyu da elli kişilik bir muhafız bölüğü koruyordu; Efendimiz, bu birliğin kumandanlığına Muhammed bin Mesleme radıyallahü anhı tayin etmişlerdi.

......

Nitekim müşrikler, Zülhuleyfe'ye geldiklerinde müslümanların Şeyhayn'da gecelediklerini haber alınca İkrime bin Ebu Cehil kumandasında bir vurucu öncü kuvveti müslümanların üzerine gönderildiler...düşman fedaileri Harre'ye kadar sokuldularsa da, gerek o yerin sarplığından ve gerekse islâm muhafız bölüğünden dolayı baskına teşebbüs edemeden geri döndüler.

......

Ordu-yı Hümayûn, Cumartesi sabahı namazdan önce Uhud'a geldi.

Sevgili Peygamberimiz, Medine'de kalıp kalmama hususunda çevresindekilerle istişare edip de çoğunluk, "düşmanı şehir dışında karşılayalım" deyince bu fikre itibar etmişlerdi. Halbuki bizzat kendileri Medine kalesinden çıkılmamasını tercih ediyorlardı. Abdullah bin Übey de görüş olarak Kureyşlilerin kale içinde karşılanmalarının doğru olacağını söylemişti...ama bu konuda yüce Allah'dan vahiy gelmediği için Efendimiz, mü'minlerin çoğunluk kararına uymuşlar; fakat Abdullah bin Übey bu bağlayıcı ve üstelik Peygamber tasvibi ile tasdikli kararı bir türlü içine sindirememişti. Bu sebeple Uhud'a kadar geldiyse de burada zehrini kustu ve münafıklığını/dışı müslüman içi kâfir olan gerçek yüzünü belli etti ve kavminden kendisine tam bağlılarla diğer münafık ve şüphe içinde olanları ayarttı.

Abdullah bin Übey diyordu ki:

-Ey arkadaşlar! Muhammed bu kadar ciddi ve hayati bir meselede bizim değil; hatta kendisinin de değil; hiç bir savaş tecrübesi olmayan; hevesleri, akıllarını örtmüş tıfılların dediklerine kıymet verdi. Şimdi burada yanlış bir karar uğruna boşu boşuna ölmemizin bir manası var mı? Hayır yok! Hayatımızı ortada mı bulduk?

Yardakçıları O'nu desteklediler:

-Yaa doğru diyor tabii. Niye Medine'yi terk ettik?

-Evet yanlış iş yapılıyor.

Ve Abdullah bin Übey, kendisine "baş münafık" dedirtecek cür'eti gösterdi:

-Medine'ye dönüyoruz. Haydi yürüyün.

...tam üçyüz kişi Medine'ye döndüler. Sureta Medine'ye, aslında cehenneme...

Evs kabilesinden Hariseoğulları ile Hazreç kabilesinden Selimeoğulları liderlerinin bu davranışı ile bir an sarsıldılarsa da Cenab-ı Hak kalblerine kuvvet vererek onları ebedi felaketten korudu.

Bu hareketle islâm ordusu bir ânda bin kişiden yediyüz kişiye düştü..

Evet ordumuz; üçte bir kuvvetini kaybetmişti ama; aslında bu bir kayıp değil arınmaydı. Allah'ın dinine hizmet her kula nasip olmayacağına göre çürükler aradan ayıklanmış, geriye halis müslümanlardan kurulu bir iman ordusu kalmıştı.

Buna rağmen Selimeoğullarından Abdullah bin Amr, Medine'ye geri gidenlerin arkalarından koşarak onları caydırmaya çalıştı:

-Ey kavmim! Geri dönün! Size çocuk ve kadınlarımızı nasıl korursak Peygamberi de öyle koruyacağımıza dair Akabe'de verdiğimiz sözü hatırlatırım.

Başmünafık, bu sözler karşısında yalana sığındı:

-Kureyş'le Muhammed arasında bir muharebe olacağına inanmıyorum.

...

Abdullah bin Amr ne kadar uğraştıysa da bir şey yapamadı ve mücahidlerin yanına geldi. Sevgili Peygamberimiz, buyurdular ki:

-Ateş gümüşün kirini-pasını nasıl temizlerse; Medine de muhakkak ki bütün kötülükleri öylece temizleyecektir.

...mü'minlerle münafıklar böylece ayrılmış oluyorlardı. İnen ayetler de bunu açıklıyordu.

Bilal-i Habeşî, ezan ve kamet okudu. Mü'minler, Sevgili Peygamberimizin arkasında silahları üzerinde olduğu halde cemaatle sabah namazlarını kıldılar. Resulullah imamesinin üzerine bir tolga ve zırhının üzerine bir zırh daha giyindi.

Ordu, Efendimizin emri ile sırtını Uhud Dağı'na verdi.

Peygamberimiz Orduyu harp nizamına soktular: Sağ kanat komutasını Ukaşe bin Muhsan'a, sol kanat komutasını Ebu Seleme bin Abdil Esed'e ileri hat komutasını Ebu Ubeyde bin Cerrah ve Sa'd bin Ebi Vakkas'a, ardçı komutanlığını da Mıkdat bin Amr'a verdiler. Mubarek Peygamberimiz, islâm sancağını da kendi elleri ile Mus'ab bin Umeyr'e teslim ettiler. Parola "öldür" kelimesiydi.

...tam bu sırada Medine tarafından birinin koşarak gelmekte olduğu görüldü. Yaklaştığında gelenin bir gece önce Abdullan bin Ubey'in kızı Cemile ile evlenen Hanzala bin Ebu Süfyan olduğu anlaşıldı. Cumartesi sabah orduya katılmak için Peygamberimiz'den müsaade alan aziz sahabi, bu sebeple kan-ter içinde cihada yetişmişti...

Mücahidlerin yüzü Medine'ye bakıyordu. Ordunun solunda bulunan Uneyn Tepesinde bir geçit vardı. Küffar buradan bir çevirme hareketi yapabilir endişesi ile Resulullah Efendimiz, Abdullah bin Cübeyr komutasında elli kemankeş/okçu neferi geçidi beklemek için vazifelendirdiler ve sıkı sıkıya talimat verdiler:

-Ey mücahidler! Sizin vazifeniz bu geçidi bekleyerek düşmanın bizi arkadan vurmalarına mani olmaktır. Eğer müşrik atlıları geçidi aşmak isterlerse; üzerlerine ok yağdırınız. Oklara karşı at süremezler. Biz aşağıda galip de gelsek; mağlub da olsak yerinizden kıpırdamayınız. Hatta yırtıcı kuşların cesetlerimizi parça parça ettiklerini görseniz bile buradan asla ayrılmayınız. Müşrikleri bozguna uğratıp ayaklarımızın altında ezdiğimizi görseniz dahi size bir haberci göndermedikçe burayı terketmeyiniz.
 
 Müşrik ordusu, tantana ile Medine üzerine gelirken iki kişi, ihtirasla konuşuyorlar. Bunlardan biri zenci köle Vahşi diğeri ise O'nun sahibi Cübeyr bin Mutim. Cübeyr, atından aşağıda yaya yürüyen kölesine seslendi:

-Ya Vahşi!

Vahşi irkildi ve toparlandı:

-Buyurun efendimiz.

-Biliyorsun Hamza, Bedr'de amcam Taime bin Ali'yi öldürdü.

-Tabii biliyorum.

-Şimdi bana yaklaş ve diyeceklerimi iyi dinle!

Vahşi, iyice ata sokuldu. Cübeyr'in donmuş dudaklarından buzdan kelimeler dökülüyordu:

-Şayet bu harbde Taime'nin öcünü alırsan seni âzâd edeceğim; kölelikten kurtulacak ve hür bir insan olacaksın...

Vahşi iliklerine kadar titredi ama bunu efendisine hissettirmedi. Hamza bin Abdülmuttalib gibi bir büyük kahramanı öldürmek çok zor bir şeydi. "Doğru ama", dedi içinden, "zor olduğu için karşılığında hürriyetim geri veriliyor"

Cübeyr bir ânlık susuşu bile beğenmemişti; yukarıdan seslendi:

-Ne o düşüncelere daldın!

-E şey, tabii, gayret edeceğim!

-Ne gayreti? Sen ki Habeş usulü mızrak atmada teksin. Daha bunun gayreti mi olur ya Vahşi? Şuna "öldüreceğim" desene!

Vahşi gururlandı ve kelimeleri dişlerinin arasında eze eze konuştu:

-Hamzayı öldüreceğim!

...Vahşi ile Cübeyr bin Mutim arasında geçen konuşma Hind bin Utbe'nin kulağına gitti. "Hayret", dedi kendi kendine. "Ben, bugüne kadar Vahşi'yi niçin hiç düşünmedim? Ama olsun, işte şimdi karşıma bir fırsat çıktı." Vahşi'nin yanına koştu:

-Beni dinle Vahşi!

-Söyle..

-Bu orduda en iyi mızrak savuran sensin.

-Benim.

-Hamza bir katil. Bedr'de babamı, amcam ve biraderimi insafsızca öldürdü.

-Düşman öldürür.

Hind bin Utbe, dişlerini öğütürcesine asabileşti ve yumruğu ile boşluğu dövdü. Bu sırada Vahşi süzülen bir atmacaya bakıyordu.

-Senin de O'nu öldürmeni istiyorum ya Vahşi!

-Hı?

-Senin de Hamza'yı öldürmeni istiyorum.

-Herşeyin bir bedeli vardır.

-Bunu bilecek kadar akıllıyım.

-Öyleyse...

-Eğer Hamza'yı öldürürsen, seni servete boğacağım.

Vahşi, alelâde bir şeyden bahseder gibi; kısa ve keskin bir cevap verdi:

-Öldüreceğim.

......

Nihayet, Allah ve O'nun Peygamberi ve O'nun dinine düşman ordu gözüktü. Ve bir zaman sonra Uhud'un önündeki düzlüğe yerleşti. Müşrikler yüzleri Uhud Dağı'na yani islâm ordusuna gelecek şekilde safa girdiler.

...düşmanın merkez komutasında Ebu Süfyan, sağ kanat komutasında Halid bin Velid, sol kanat komutasında İkrime bin Ebu Cehil bulunuyordu. Kureyş sancağı Talha bin Ebi Talha'ya verildi.. Safların önüne kadınları yerleştirdiler...kadınlar, şiirler ve ağıtlarla Bedr'i hatırlatıyor, tefler ve hülülülerle orduyu coşturuyorlardı.

......

Muharebenin cumartesi günü yani hemen o gün yapılması hususunda her iki taraf da ortak bir karara vardılar.

Seçilmiş, saf ve tertemiz kahraman mücahidler, gergin yaylar gibiydi. Resulullah kat'i talimat verdiler:

-Ben işaret etmedikçe kimse hücum etmesin!

...müşrik cephesinden meydana ilk çıkan Ebu Amir Fasık oldu. Bu adam, Sevgili Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem, nübüvvet gelmeden önce son bir Resul geleceğini haber vermiş ve zuhur edecek bu Peygamberin tanınma, ahlak ve üstünlük vasıflarını anlatmıştı...ama Resulullah Efendimiz, Nebi olduğunu açıklayınca da Mekke'ye kadar gelerek "evet; doğru, son bir Nebi gelecektir, lakin bu sen değilsin" diye aklı sıra Resulullahı inkâra kalkışmıştı. İşte bu adam; yani ilimden nasipli fakat imandan mahrum bu bedbaht adam, şimdi islâm saflarına ok ve taş savuruyordu. Bir çok Kureyş kâfiri de kendisiyle birlikte ok ve taş yağdırmaya başladılar. Tarihi ân gelmişti.

Kahramanlar kahramanı büyük Peygamberin "hücum!" komutu ile mü'minler, karşı saldırıya geçerek kâfirleri geri püskürttüler. Hatta müslümanlar, biraz ilerleyince ön saflarda şarkı okuyan kadınlar da küffar saflarının arkalarına kaçtılar. Bunun üzerine Kureyş'den bayraktar Talha bin Ebi Talha ortaya çıkarak müslümanlara meydan okudu:

-Ey Muhammediler! İşte meydan! Var mı Talha bin Ebi Talha'nın karşısına çıkacak yiğit?

Yiğitler yiğidi Hazreti Ali, ortaya bir ok gibi fırladı ve kâfirin karşısına dikildi. Ânında hızlı bir dövüş başladı. Allah'ın arslanı, çok geçmeden indirdiği bir kılıç darbesiyle rakibini öldürdü. Ali radıyallahü teâlâ anh'ın güçlü bir hasmı karşısına çıkar çıkmaz hemen tepelemesi, başta Allah'ın Sevgilisi Peygamberimiz olmak üzere bütün müslümanları sevindirdi. Bir ağızdan tekbir getirdiler:

-Allahü ekber!

Talha'dan sonra Kureyş bayrağını kardeşi Osman bin Ebi Talha taşımaya başladı. O da efeleniyor ve karşısına çıkacak yiğit istiyordu. Hazreti Hamza radıyallahü anh, kâfirin üstüne bir dağ gibi yürüdü ve "ya Allah!" diyerek kılıcını öyle bir ustalıkla indirdi ki, Osman bin Ebi Talha'nın kolunun birini ta omuzundan kaburgalarına kadar koparıp attı; o kadar ki, adamın ciğerleri görünür oldu. Bundan sonra Kureyş bayrağını Ebu Sail bin Ebi Talha aldı....aynı aileden bu üçüncü kâfiri de Hazreti Sa'd bin Ebi Vakkas hakladı. Yaman okçu, kâfiri tam gırtlağından vurdu; Sail'in dili dışarı; canı cehenneme düştü. Kureyş bayrağını Nafi bin Ebi Talha kaptı. Âsım bin Sabit öyle ustalıklı bir ok savurdu ki, isabet alan Nafi adeta yere çakıldı. Ölmemişti, ama öldürücü bir yara almıştı. Arkadaşları hemen safların arkasına çektiler. Annesi Selafe binti Said çığlık çığlığa başına koştu:

-Kim seni bu hale soktu?

-Âsım bin Sabit.

Selafe, doğruldu ve dört bir yana bağırdı:

-O Âsım'ın kafasını kopartıp kafatasında şarap içeceğim. Kim ki o katili öldürür de kellesini bana getirirse, kendisine yüz kızıl deve hediye edeceğim!!!

Kureyş'in bayrağını yine ölenlerin kardeşlerinden Haris bin Ebi Talha aldı. Âsım bin Sabit, keskin bir okla bu kâfirin de canını cehenneme yolladı. Bu defa bayrağı kardeşi Kilab bin Ebi Talha aldı. Bunu da Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh katletti. Mücadele olanca hızıyla devam ediyor, mü'minler bastırdıkça bastırıyordu. Küffar bayrağını İrtab bin Serhabil taşımaya başladı. Bir mücahid de O'nu temizledi. Bunun üzerine Sevab ismindeki kölesi Kureyş bayrağını yükseltmeye çalıştıysa da, korkusuz arslan Hazreti Ali, bir kılıç darbesiyle onu da öldürdü.

......

Asker, silah, binek gibi açık farkla aleyhte olan şartlara rağmen, mücahidler çok iyi başlamışlardı.

Resulullah Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, kabzasından tuttukları bir kılıcı havaya kaldırarak mü'minlere hitab ettiler:

-Bu kılıcın hakkını kim verir?

...kılıcın üzerine bir beyit kazınmıştı:

Korkaklıkta ar, hücumda itibar var/Kaderden kurtulamaz insan korkarak.

Resulullahı işiten bir kaç mücahid O'na koştular:

-İnşâallah ben hakkını veririm ya Resulallah!.

-O kılıcı bana müsaade edin ya Resulallah.

...ama Allah'ın Peygamberi suallerinin cevabını almamışlar gibi yine sordular:

-Bu kılıcın hakkını kim verir?

...o hakkı verecek olanın işitmesini bekliyorlardı. Ebu Dücane radıyallahü anh koştu:

-Ya Resulallah bu kılıcın hakkı nedir?

-Bu kılıcı eline alan, karşısına çıkan bir kâfirin boynunu vurup canını cehenneme yollamalı; sonra bir ikincisini, sonra bir üçüncüsünü.

Ebu Dücane:

-Emrin olur ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun.

Dedikten sonra mubarek Peygamberimizden kılıcı tazimle aldı, başına kırmızı bir sarık sararak düşman cephesine doğru büyüklenerek yürümeye başladı. Efendimiz, bu hareket karşısında şaşıran eshabına buyurdular ki:

-Bu şekilde azametle yürümek Allah'ın gazabına sebep olur. Fakat bugün caizdir. Çünkü O, şimdi Allah düşmanı kibirlilere karşı kibirleniyor.

Ebu Dücane, kâfir askerlerini bir bir cehenneme yollamaya başladı. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali başta olmak üzere öteki mü'minler de karşılarına çıkan islam düşmanlarını deviriyorlardı. Harb şiddetlenmişti. Bir ara yaman mücahid Ebu Dücane'nin karşısına tef ve şarkılarla kâfirleri gayrete getiren Hind çıktı. Kılıcı tam indirecekti ki vazgeçti.

-Kadın çekil karşımdan! Peygamber kılıcı kanınla kirlenmesin!

......

Mü'minler, arslanlar gibi ordan oraya, ordan oraya koşuyor ve yüksek ihlas ve yüksek aşkları ile iki ordu arasındaki farkı kapatmaya çalışıyorlardı. Hakimiyet tam mânâsı ile ellerindeydi.

......

Hamza radıyallahü anh, Bedr'de olduğu gibi iki elinde iki kılıçla döne döne dövüşüyor ve karşısına çıkanı yere seriyordu. Sıba bin Abdüluzza, bir nara vurarak meydan okudu. Hemen Hazreti Hamza karşısına dikilerek haykırdı:

-Ey nasipsiz adam! Sen Allah'ın Resulüne meydan mı okuyorsun?

...dedi ve sür'atle kılıcını indirdi. Kâfir, cehennemi boylamıştı. Bu sırada köle Vahşi, elinde mızrak olduğu halde bir taş arkasına gizlenmiş nefes nefese büyük cengaveri takip ediyordu. Hazreti Hamza dövüşe dövüşe bulunduğu yere doğru yaklaşırken Vahşi, keskin bir dikkatle mızrağını fırlattı. Havayı yılan ıslıkları ile yaran mızrak, şiddetle mubarek sahabinin kasığına saplandı. Hazreti Hamza Efendimiz o haline rağmen Vahşi'ye doğru kılıç elde bir kaç adım atabildiyse de, aşırı kan kaybından gözleri karardı, dizleri çözüldü ve yıkıldı. Oruçlu bir halde Kelime-i şahadet ve yüce Rabbimizin güzel ismini söyleye söyleye şehid oldu; radıyallahü teâlâ anh.

İslâm bir büyük kahramanını kaybetmişti... Lakin harbin fırtına gibi devam etmekte olmasından dolayı kimse kimseyi göremiyordu. Vahşi, düşmanın öldüğünden emin olunca bulunduğu taşın arkasından fırlayarak büyük şehidin başına geldi. Siyah burun delikleri şiddetle açılıp kapanıyor, siyah etli dudakları, titriyordu. Korku ve heyecandan gözleri kızarmıştı. İçinden "...ama hürriyetim" dedi. Ve elleri ile mızrağa yapışarak bir-iki zorlandıktan sonra çekip çıkardı. Ve maalesef o ân bir büyük vahşet işledi..köle, hürriyetine kavuşmayı kat'ileştirmek için hiç olmayacak bir şey yaptı. Mızrağın bıçaktan keskin ucu ile şehidimizin göğsünü yarıp ciğerini söktü ve kanlı ellerinde Hazreti Hamza'nın ciğeri olduğu halde koşarak Hind'e geldi. Halbuki vakti geldiğinde ileride onlar da müslüman olacak ve yakıcı pişmanlık ateşinde kavrulacaklardı. Hatta iman eden birinin önceki günahları yok olduğu halde.

-Ya Hind işte!

Nefes nefese idi. Kara alnındaki birkaç ter damlası daha da iri görünüyordu..

İhtiras duygularının en zehirlileri ile kavrulan Hind şaşırdı:

-Ne o! O ne ya Vahşi?

-Bu....bu düşmanın Hamza'nın ciğeri!!!

Hind dondu. Karşısında bir heykel gibi duran ve avuçları ile kan damlayan ciğeri kendisine doğru uzatan bu adama mânâsız, boş ve korkulu bakışlarla baktı. Artık şuuru alabora olmuştu. Dişlerini ve yumruklarını sıktı:

-Ver şunu bana Vahşi!!!

Hind, ciğeri kaptığı gibi dişlemeye başladı. Öylesine intikam hisleri ile doluydu. Dişledi, çiğnedi ve tükürdü. Ve:

-Al şu bileziklerimi ya Vahşi! Mekke'de sana on vakiyye altın daha vereceğim. Haydi şimdi yürü, bir de Hamza'nın ölmüş halini görelim. Hızlı adımlarla şehidin başucuna geldiler.

İşte Hind'in düşmanı, hunharca parçalanmış halde ayakları ucundaydı. Ama O, buna rağmen tatmin olmadı. Şehidlerin efendisi Hazreti Hamza radıyallahü anh'ın kulağını ve burnunu keserek yanına aldı.

...

Harp, olanca şiddeti ile devam ederken Medine'den gelen bir kişi daha islâm saflarına dahil oldu: Kuzman.

Ne zaman bu adamın ismi geçse, Resulullah Efendimiz O'nun için, "Kuzman cehennemliktir" buyururlardı. İslâm ordusu, Uhud'a gidip de Kuzman Medine'de kalınca, kadınlar kendisini ayıplamaya başladılar:

-Ya Kuzman! Sen kadın mısın ki harpten geri kaldın. Herkes dövüşteyken ne işin var burada?

Bu ve benzeri sözler üzerine O da savaşa katılmış, Kureyş kâfirlerine karşı canını dişine takmış dövüşüyor ve karşısına çıkanın canını cehenneme yolluyordu.

...imân ordusunun müthiş hamleleri karşısında düşman, geriledikçe geriliyordu...kılıç, ok, mızrak, at kişnemeleri birbirine karışmıştı.

Bu savaşa eri Urbe ve oğulları Osman ve Abdullah ile birlikte gelen Nesibe binti Kâ'b da cephe gerisinde kırba ile mücahidlere tas tas su dağıtıyordu.

Ebu Cabir bin Amr radıyallahü anh hazretleri verdiğimiz ilk şehid olmuştu. Şaşırtıcı bir gayretle dövüşen ve yedi kâfiri katleden Kuzman da ağır yaralanmıştı. Katade bin Numan, yanına yaklaşacak kadar imkan bulunca:

-Cihadın mubarek olsun ya Kuzman, küffarla ne güzel dövüştün? İnşâallah şehid olursun, dedi.

Ama aldığı cevapla da hayretler içinde kaldı:

- Ne cihadı; ne şehidliği? Ben müslümanlara yardımı aklımdan bile geçirmedim!

-Peki Uhud'a niçin geldin öyleyse?

-Ben Kureyşlilerin Medine'ye girerek hurma bahçelerine zarar-ziyan vermemeleri için kavga ettim, dedi.

Ve bahtsız adam, az sonra yaşamaktan ümidini kesince, kılıcını karnına saplayıp intihar etti.

......

Mührikse bir Medine Musevisi idi. Elindeki kitaplarda ahir zaman nebisinin özelliklerini okumuş ve bunları Peygamber Efendimizde görmüştü...ama maalesef yahudi geleneği yüzünden islâmla şereflenemiyordu. İslâm ordusu Medine'den ayrılınca ırkdaşlarına dedi ki:

-Pekâlâ siz de biliyorsunuz ki, Muhammed son Peygamberdir. Putperestler, bir Peygamberi öldürmek niyetiyle gelirken, biz niçin O'na destek olmuyoruz?

Yahudiler, sudan bir bahane ileri sürdüler:

-Bugün cumartasi, dediler.

Muhrik:

-O'nun dini bütün dinleri yürürlükten kaldırmıştır. Bu sebeple artık cumartesinin bir kudsiyeti yoktur. Ben, tek başıma bile olsa yardımına gidiyorum.

Muhrik, islâm ordusuna gelerek Sevgili Peygamberimizin huzurunda islâmı seçti ve kelime-i şahadet getirdikten sonra:

-Ya Resulallah! dedi, şayet şehid olursam ne kadar malım mülküm varsa, onların hepsi islâm askerinindir; vasiyet olarak arz ediyorum.

Belki de cömertliğinden dolayı hidayete kavuşan Muhrik radıyallahü anh, arslanlar gibi dövüşe dövüşe şehid oldu.

Efendimiz:

-Muhrik, hayırlı insandır, buyurdular.

.....

Başta kadınlar olmak üzere, canını kurtaran kaçıyordu. Düşman tam bir bozgun halindeydi. Yediyüz kişi, üçbin kişiyi darmadağınık etmişti. Ancak bu arada erken başlayan birşey oldu: Yağma.

Kökü kazınmamış bazı münafıklar, harbin artık bittiği intibaını vermek ve hedef şaşırtarak düşmana nefes alma imkanı kazandırmak için kaçan düşmandan kalan çadır ve malları yağmaya başladılar.

...ve işte her şey de o zaman başladı.

......

Aşağıda iki ordu dişe diş çarpışırken; Halid bin Velid komutasındaki bir kâfir birliği, Uneyn Geçidini bekleyen okçulara hücuma niyetlendilerse de, Abdullah bin Cübeyr komutasındaki mücahidler, her defasında oklar atarak düşman süvarilerini geri püskürttüler...ancak, aşağıda islâm ordusu, düşmanı sayı ve donanım üstünlüğüne rağmen perişan edip kaçırttıktan sonra yağma başlayınca Uneyn'ni tutan okçular da bu yağmaya iştirak etmek istediler.

Abdullah bin Cübeyr:

-Arkadaşlar! Resulullahın emrini ne çabuk unuttunuz? Burayı O'nun emrine rağmen nasıl terkederiz?

Diye ısrar ederek onlara mani olmak istediyse de, bir kısım okçular bu fikirde değildi:

-Ya Abdullah! Sen de görüyorsun ki zafer bizde. Düşman kaçıyor; kardeşlerimiz onlardan kalan malları yağma ediyorlar.

-Evet sizin gibi ben de görüyorum ama, her ne olursa olsun burayı beklememiz için kat'i emir var.

-Fakat burada beklemenin artık bir mânâsı kalmadı ki!

-Hâşâ! Resulullah boş ve manasız tek kelime bile konuşmaz! Ben yalnız bile kalsam, buradan ayrılmayacağım!..

......

On kişi kadar arkadaşı hariç, diğer okçular aşağıya mal yağmalamak için koştular.

Vaziyeti saklandıkları yerden aynen takip eden Halid bin Velid komutasındaki Kureyş askerleri, geçitte kalan bir avuç kahraman mümine derhal saldırarak hepsini şehid ettiler. Ve sonra da savaş alanında yağma ile meşgul islâm askerini büyük nârâ ve gürültülerle arkadan çevirdiler. Bu beklemedikleri taarruz, mücahidlerde şaşkınlığa yolaçtı. Bir ânda ne olduğunu; neye uğradıklarını anlayamadılar. Arka arkaya şehidler veriyorlardı. Müslümanların kendi askerleri tarafından kuşatıldığını ve zor durumda olduklarını gören Kureyş ordusu da ters yüz ederek müslümanların üzerine gelmeye başladılar. Ortalık iyice karıştı. Mücahidler, hatta parolayı bile unutmuş birbirlerini öldürüyorlardı. Meselâ Huzeyfe'nin babası böyle öldü. Huzeyfe radıyallahü anh, her ne kadar:

-Ne yapıyorsunuz? Durun! Vurmayın! O müslüman, o babam dediyse de, o gürültüde sesini kimseye duyuramadı.

......

Manzara fevkalâde kötüydü.

Kâfirler, mü'minleri cepheden ve arkadan çevirerek çembere almış; ard arda şehid ediyorladı.

Tam bu sırada Ceyd bin Süraka suretinde görünen iblis, haykırdı:

-Eyyy insanlar! Bilin ki Muhammed öldürüldü!

Aynı şeyi tam üç kere arka arkaya bağırdı. Sesi işiten Efendimiz, nida ettiler:

-Ey eshabım! İblis sizi aldatmaya çalışıyor; sakın o'na kanmayın. Ben Allah'ın Resulü Muhammedim ve hayattayım. O, bana nihai zaferi vadetti.

......

Nesibe binti Kâ'b, tası, kırbayı bir tarafa savurarak eline derhal bir kılıç ve kalkan geçirdi; kocası ve iki oğlundan başka o da düşmanın arasına daldı; değme mücahide taş çıkartacak bir şecaatle dövüşüyordu.

......

Kâfirler, maalesef islâm karargahına kadar sokulmuşlardı.

Sevgili Peygamberimiz, düşmana ok ve taşlar savuruyordu. Hazreti Ali, Peygamberimizi korumak maksadıyla etrafında fırdönerek birbiri peşi sıra gelen saldırıları bütün varlığı ile defetmeye uğraşıyordu.

Sahabiler -ne yazık ki- tarümar olmuş; herkes bir tarafa düşmüş; Peygamberimizle irtibat kopmuştu. Efendimiz ziyadesi ile üzgündüler. O kadar ki, üzüntü sebebi ile alınlarındaki damar parmak gibi kabarmıştı. Hem kendileri, hem Hazreti Ali, dövüşüyordu. Ali radıyallahü anh'a doğru bir kaç kâfir geliyordu. Peygamberimiz onları haber verdiler:

-Ya Ali! Şu üstümüze gelenleri defet!

Hazreti Ali radıyallahü teâlâ anh, destanlar yazıyordu. Cebrail aleyhisselam gelerek takdirlerini dile getirdi:

-Ali, hakkıyle yiğit.

Peygamberimiz tasdik buyurdular:

-Ali benden; bende ondanım...

Büyük Melek:

-Ben de ikinizdenim, dedi

Mezine kabilesinden Veheb bin Kâbus ve yeğeni Hâris bin Ukbe bir sebeple Medine'ye geldiklerinde şehri terkedilmiş kadar sessiz buldular; kadınlar, çocuklar ve çok yaşlı ihtiyarlardan başka görünürlerde kimseler yoktu. Sebebini sorup da mü'minlerin harbte olduklarını öğrenince hemen onlar da Uhud'a koştular.. Amca-yeğen islâm ordusuna kaltıldıkları zaman, mücahidler kaçan kâfirlerden geriye kalan çadır ve malları yağma ile meşguldüler. Onlar da yağmaya dahil oldular...ama az sonra Halid bin Velid kuvvetlerinin Uneyn tarafından, kaçan Ebu Süfyan kuvvetlerinin de geri dönerek cepheden saldırıları ile islâm ordusu, çok zor bir hale düşüp kâfirler islâm karargâhına bile yüklenmeye başladıklarında Veheb bin Kâbus, Sevgili Peygamberimizi hedef alan üç ayrı müşrik dalgası ile boğuşmaya başladı. Bir kâfir grubu ile çarpışıyor, sonra diğerlerine dönüyor, yine ilki ile buluşuyordu. Nihayet müşrikler birleşerek arslanlar gibi dövüşen şanlı sahabinin üstüne geldiler... sayısız kılıç ve mızrak inip kalkıyordu. İslâm bir şehid daha vermiş; fakat Allah düşmanları da defedilmişti.

Resulullah Efendimiz buyurdular ki:

-Müjdeler olsun ya Veheb! Cennet sana müyesser oldu.

......

Bu ölüm-kalım mücadelesinde birara Allah'ın arslanı Ali Kerremallahü vecheh, Efendimizi göremez oldu. Bir taraftan dövüşürken bir taraftan da O'nu arıyor ve düşünüyordu: "O, kahramanların en üstünüdür. Düşman karşısından çekilmesi imkânsız. Acaba söz dinlemediğimiz için Allahü teâlâ, gadaba gelip de Resulullahı göğe mi kaldırdı"

Hazreti Ali de uzağa düşmüşken, Resulullah'a yeni bir hücum daha oldu.

İki atlı kuduz kâfir, Resulullah Efendimize çok tehlikeli bir şekilde saldırdılar. Ancak o ân Nesibe binti Kâ'b birden ortaya çıktı ve saldırganlardan birine indirdiği bir kılıç darbesi ile bacağını kopararak canını cehenneme yolladı. Nesibe Hatun'un saldırganı tepelemesi Allah'ın Resulünü ziyadesi ile memnun etti. Diğer mel'una da hamle yaptıysa da düşman çift zırhlı olduğundan bu müthiş kılıç darbesinden hafif yarayla sıyrıldı ve ânında kahraman mücahideye amansız bir kılıç indirdi. Hazreti Nesibe'nin sağ omuzdan taraf göğsü yukarıdan aşağıya doğru ikiye ayrıldı...

Bütün bunların hepsi gayet kısa bir zamanda oldu. İşte bu kahraman kadının kazandırdığı bu çok kıymetli zamanda Hazreti Ali, tekrar Efendimizi, düşman karşısındaki mücadelesini ve maruz kaldığı tehlikeyi görerek o tarafa atıldı; adeta uçtu. Bir kartal gibi; bir kaplan gibi. O dakika kâfirin kılıcını Hazreti Nesibe radıyallahü anha'nın omuzundan çekip yeniden Resulullah'a saldıracağı ândı. Peygamberimiz, cesur kadının oğlunu görür görmez seslendiler:

-Ya Abdullah! Validene yetiş!

...ama Allah'ın arslanı Hazreti Ali, kâfire öyle bir vuruş vurdu ki, darbeye çift zırh falan kâr etmedi ve zalimin leşi, külçe gibi yere yığıldı. Hazreti Abdullah'a yapacak iş kalmamıştı.

Peygamberimiz, kendisini yiğitçe müdafaa eden ve tehlikenin savuşturulması için çok değerli bir ânı onüç yara alma pahasına canını ortaya koyarak kazandıran mubarek mücahidenin ikiye ayrılmış omuzunu mubarek elleri ile sığadılar. Ve buyurdular ki:

-Ey Ümmü Emmare! Senin bu katlandığına kim katlanır?

Sevgili Peygamberimizin bir mucizesi eseri omuz derhal iyileşti. O, muhakkak bir ölümden dönmüştü; ama şehidlikten de... Bu sebeple Nesibe annemiz, hasretten kavruldular:

-Ya Resulallah! dediler, ayaklarının dibinde şehid olma şerefini bana niçin müsaade etmediniz?

...dehşetli bir harp manzarası, canhıraş bir müdafaa ânı, tüyler ürperten bir kılıç yarası ve kalbdeki yüce arzu. Bu ihlas dolu yalvarış karşısında Efendimiz fedakâr kadını en yüksek mükâfaatla şereflendirdiler:

-Ya Rabbi! Nesibe ve aile efradını cennetde yanımdan ayırma..

Nesibe binti Ka'b radıyallahü anha'nın bir çok erkekten daha yiğit bir kadın olduğunu herkes gördü ve bunu teslim etti.

......

Azılı düşmanlardan ibni Kamiyye islâm sancaktarı Mus'ab bin Umeyr'e saldırdı. Hazreti Mus'ab bir elinde sancağı olduğu halde diğer elindeki kılıcı ile düşmanla mücadele ediyordu. Kâfir, Mus'ab radıyallahü anh'ın sağ elini uçurdu. Ancak islâm bayraktarı olduğu yerden bir adım dahi geri atmayarak sancağı koltuk altına, kılıcı sol eline aldı ve:

-Hiç şüphe yok ki Muhammed Allah'ın Resulüdür!

Diye bağırarak o şartlarda bile çarpışmaya devam etti. Kâfir, sol elini de uçurdu. Kanı ile destanlar yazan aziz kahraman, islâm sancağını yine bırakmadı. İyice canavarlaşan ibni Kamiyye, bu defa mızrakla saldırdı ve artık tamamen mecalsiz kalan mücahidi yere düşürdü...ama sancak yere düşmedi. Buna yüce Allah, müsaade etmedi. Sancağı son ânda Mus'ab'a benzeyen bir meleğin de yardımı ile Eburrûm Hazretleri kaptı.

Bu sırada bir müşrik sürüsü saldırdı. Hazreti Ali, Ümeyye bin Mahzun'u katletti. Öbürleri kaçtılar. Atlı, kılıçlı, kalkanlı, mızraklı bir dalga daha geldi. Hazreti Ali, Amr bin Abdullah'ı katletti; diğerlerini geri püskürttü. Bir düşman dalgası daha geldi. Yine Hazreti Ali, bu defa da Bişr bin Amir'i devirdi; diğerleri tersyüz oldular. Bu çarpışma sırasında üstün kahramanın kılıcı kırıldı. Sevgili Peygamberimiz, göz yaşartıcı bir kahramanlıkla dövüşen bu fedakâr mücahide hemen kendi kılıçları Zülfikâr'ı uzattılar. Hazreti Ali'nin gönlünü sevinçler doldurdu. Efendimiz buyurdular ki:

-Ya Ali! İşitiyor musun? İsmi de Melek olan bir melek, gökte seni överek ne diyor? "Ali gibi kahraman; Zülfikâr gibi kılıç yoktur."

Büyük iltifatın sevinci; kılıcı sert; kalbi ipekten yumuşak Ali radıyallahü anhın gözlerini yaşarttı.

......

Ebu Süfyan var gücüyle bağırıyordu.

-Haydi! Vurun, oklayın, vurun! Merhamet etmeyin. Bugün bunları yok etme günüdür. Haydi Bedr'de yüreği yananlar nerdesiniz? Durmayın, saldırın!

Kışkırtmalarla daha da coşan kâfirler, müslümanlara ok yağdırıyorlardı. Bir ok hızla Resulullah'a isabet edecekken Talha bin Abdullah radıyallahü anh, onu havada yakaladı; ama ok, iki parmağını kesip attı, elin sinirleri parçalandı, kemikleri kırıldı.

Peygamberimiz buyurdular ki:

-Her kim bu dünyada bir cennet ehli görmek isterse Talha bin Abdullah'a baksın.

...

Ebu Dücane, Peygamberimizi gelen oklardan korumak için koşup kendisine sarıldı. Oklar, kahraman sahabinin sırtına sırtına isabet ediyor...fakat O, dişlerini sıkıp var gücüyle sabrederek kollarını açmıyordu...nihayet Ebu Dücane, aldığı yaralara dayanamayıp kolları gevşedi ve usul usul kayıp yere düştü. Bu sırada Abdullah bin Şihabi, fırıl fırıl dönerek hem Resulullah Efendimizi arıyor, hem de kinini açığa vuruyordu:

-Muhammed'i bana gösterin bana! Eğer o kurtulursa; kurtulmak bana nasip olmasın!

Halbuki Peygamberimiz hemen önündeydi; fakat gözü dönmüş kâfir O'nu göremiyordu.

......

Hücumların ardı arkası kesilmiyordu. Rezil oldukları bir sırada ummadıkları bir şekilde karşılarına inanılmaz bir fırsat çıkmıştı. Şimdi yakaladıkları bu fırsatı, maksatlarını gerçekleştirmek için zaferle noktalamaya uğraşıyorlardı. Bu sebeple çılgın bir saldırı ihtirası yaşıyorlardı. Doğrudan Efendimizin hayatına kasteden bir müşrik hücumu daha oldu.

İbni Kamiyye adında bir kâfir, Sevgili Peygamberimize bir kılıç darbesi vurma bahtsızlığında bulundu. Savrulan taşların da haddi hesabı yoktu...darbenin şiddeti ile ezilen tolgalarının iki halkası nur kaynağı yüzlerine battı; şiddetle çarpan bir taş yüzünden de sağ alt çenelerinin ön kesici dişi kırıldı... Peygamberimiz önlerinde bulunan bir çukura düştüler. Veya belki de düşer gibi yaptılar.

İbni Kamiyye cibilliyetsizi çığlıklar atmaya başladı:

-Muhammed'i öldürdüm! Ben Muhammed'i öldürdüm!..

Bir ses O'nu doğruladı:

-Evet; Muhammed katledildi! Muhammed katledildi.

Bu da iblisti.

Ebu Süfyan, hâlâ sırtlanlar gibi sevinç çığlıkları koparan İbni Kamiyye'ye koştu:

-Doğru mu ya İbni Kamiyye? Muhammed nihayet yok mu?

-Evet O'nu öldürdüm! Ben öldürdüm ya Eba Süfyan!

-Eğer, ya İbni Kamiyye, baş düşmanımızı hakikaten öldürdüysen, biz de acem pehlivanlarına yapıldığı gibi bileğine altın pazubendler takarız. Ama önce meydanı dolaşıp ölüsünü görelim.

Ebu Süfyan ve Ebu Âmir Fasık, ölüleri dolaşmaya başladılar. Ebu Âmir, her birinin başına geldikçe Ebu Süfyan'a onun kim olduğu ve hangi kabileye mensup bulunduğu hakkında bilgi veriyordu. Bir şehidin başına geldiklerinde Ebu Süfyan, balmumu gibi sarardı. Daha Ebu Âmir bir şey demeden O konuştu:

-Andolsun ki, bu oğlum Hanzala'dır.

...

Hanzala radıyallahü anhın saçlarından sular süzülüyordu. Az evvel yıkanmış gibiydi.

Evet; doğru. Hazreti Hanzala az evvel yıkanmıştı; melekler yıkamıştı O'nu.

Mubarek sahabi şehid olmadan bir gece önce evlenmiş; ertesi sabah yıkanma fırsatı dahi bulamadan; hatta belki de "yoksa cihadı kaçırdım mı?" telaşı ile yıkanacağı hatırına bile gelmeden yatağından fırladığı gibi islâm sancağının altına koşmuştu. O'nun orduya katıldığı an saflar tanzim oluyordu. Gusl abdesti alma imkânı bulamadan babasının başkumandan olduğu müşriklere karşı çarpışa çarpışa şehid oldu. Bu sebeple melekler o'nu saf, tertemiz yağmur suları ile yıkayıp pakladılar.

Peygamberimizin haberini verdiği bu hadise sebebi ile Hanzala radıyallahü anh'a "gasil-ül melaike" dendi..

......

Ebu Süfyanla Ebu Âmir, ölüler arasında Resulullah'ı göremeyince İbni Kamiyye'ye inanmadılar.

...Uhud dönüşü İbni Kamiyye dağa gidecek ve bir yaban keçisi o'nu süre süre boynuzları ile delik deşik ederek öldürecektir.

......

İbni Kamiyye "Muhammed'i öldürdüm" diye bağırdığında muazzam bir kargaşa ve ana-baba günü olması yüzünden, Eshab-ı kiram Sevgili Peygamberimizi bulamadılar. Bulamayınca da bazıları, Medine'ye Hazreti Osman'ın yanına; bazıları dağda gizlenmeye elverişli yerlere gitmeye başladılar. Enes bin Malik radıyallahü anh, bunlara çıkıştı:

-Ey cemaatı müslimin! Resulullah şehid olduysa Allah'ı bâkidir. Bu din uğruna can verip de O'na kavuşmak istemez misiniz?

Herkes bir türlü hareket ettiyse de Enes bin Malik, çarpışa çarpışa bâki olan Allah'ı uğruna şehid oldu.

......

Enes bin Nadr, cepheden dönen mü'minlerden "Resulullah şehid oldu" haberini işitince, müthiş şekilde öfkelendi. Haberi getirenleri adeta silkeledi:

-Öyleyse siz niçin yaşıyorsunuz?

Bir şey daha dedi:

-Uhud Dağı'ndan Cennet kokusu geliyor. Ardından da kılıcını kaptığı gibi savaşa koştu. Bir civan gibi çarpışa çarpışa ve hayli yara alarak Medine'de iken imanın bereketi ile kokusunu işittiği Cennetin aslına kavuştu; şehid oldu.

......

Amr bin Cemuh, Sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem, bütün gazalarına katılmış. Ve ayağında bir topallık olmuştu. Bu sebeple Uhud cengine gitmeyi çok arzu etmesine rağmen "sen özürlüsün" denerek mani olundu. Uhud'dan bir kısım askerin Resulullah'ın şehid olduğunu zannederek Medine'ye geri gelmeleri üzerine tekrar ayaklandı. Yine bırakmak istemediler:

-Zaten dört evlâdın cephede. Hem sen yürümede zahmet çekiyorsun!

-Evlâdlarım şehid olarak Cennete giderken benim böyle bir ânda burada oturmam doğru mu?

Hanımı Hind binti Abdullah dedi ki:

-Ama nice kimseler buraya geri geldiler!

Bunun üzerine Amr radıyallahü anh ellerini açarak dua etti:

-Ya ilahi! Beni tekrar evime yollama..

...

Yolda karşılaştığı bazı kimseler de geri dönmesini tavsiye ettilerse de, o bunlara aldırış etmeden Büyük Peygamberin huzuruna gelerek tekmil verdi:

-Ey Allah'ın Resulü! Şu âna kadar topal olduğum için cihada gelemedim. Ama şimdi şükür ki yine sizinle bir gazadayım. Lütfen dua buyurunuz şehid olayım.

Efendimiz:

-Sen mazursun! Cihada iştirakin şart değil.

...dedilerse de O ısrarlı oldu. Ve "ben Cennete hasretim" diyerek oğullarından biri ile omuz omuza dövüşürken baba-oğul ikisi aynı ânda şehid oldular...bir kişi daha şehid oldu; kayın biraderi Abdullah.

......

Resulullah Efendimizi, düştüğü çukurdaki ölüler arasında ilk olarak Kâ'b bin Malik gördü. Kâ'b radıyallahü anhın aklı başından gidecekti.

-Ey mücahidler! Gözümüz aydın, işte Resulullah burada koşun!

Efendimiz bulundukları yerden:

-Sus! diye işaret ettiler, düşman farketmesin.

Hemen ensar ve muhacirinden mü'minler oraya koştular. Efendimiz kılıç darbesi ve atılan taşlarla hayli yara almıştı. Ayrıca üzerinde iki de zırh vardı. Bu sebeple Sevgili Peygamberimizin çukurdan çıkmasına yardımcı olmak için Talha bin Abdullah aşağı indi. Resulullah bu sahabinin omuzuna bastı; Hazreti Ali de elini uzatarak yukarı çıkmasına yardım etti. Tolganın halkaları, Efendimizin yüzüne derinlemesine batmıştı. Gül renkli yüzlerinden, gül renkli bir mubarek kan sızıyordu. Ebu Ubeyde bin Cerrah bu halkaları ancak dişleri ile çıkarabildi. Peygamberimiz Ebu Ubeyde Hazretlerini işaretle buyurdular ki:

-Benim kanım ile kendi kanı karışmış olan bir kimseyi görmek isteyen Malik bin Sinan'a baksın. Kimin kanı benim kanım ile karışırsa; cehennem ateşi o kimseyi yakmaz.

Sahabiler, Peygamber Efendimizin mubarek vücudunda yetmiş yara saydılar...

Sevgili Peygamberimizin şehid olmayıp hayatta ve harp meydanında olduğunu öğrenen mü'minler, sanki yeniden dirildiler. Hemen O'nun sallallahü aleyhi ve sellem etrafında kenetlendiler. Ve Merhamet Sultanı'na ölümüne siper oldular.

Kimler?

Sa'd bin Ebi Vakkas, Ebu Talhabin Sâb, İbni Mazun, Mikdat bin Amr, Zeyd bin Haris, Hatıb bin Ebi Beltea, Utbe bin Ebi Gazvan, Haraş bin Samme, Kutbu bin Amir, Bişir bin Bera, Ebu Naile, Selkan bin Sülafe, Katade bin Numan, Ali bin Ebi Talib....gibi eşsiz islâm kahramanları.

......

 

Evet; O bir merhamet sultanı. Kendisine en büyük fenalıklar yapılırken bile, işte Allahü teâlâ'dan istediği:

-Allahım affeyle, çünkü bilmiyorlar.

......

Cebrail aleyhisselam Sevgili Peygamberimize gelerek kırılan dişi rica etti:

-Ya Resulallah şehid olan dişini bana verir misin? Onu yanımda taşıyarak Allah'ın gadabından emin olmak istiyorum.

Efendimiz buyurdular ki:

-Ya Cebrail! Kırık dişimi ahir zamanda gelecek olan kırık gönüllü ümmetim için saklıyacağım. Eğer "Allahü teâlâ, ümmetim emir dinlemeyip yere düşmene sebep oldular" buyurursa ben de "ya Rabbi kulların da dişimi şehid edip yere düşürdüler. Bun kullarını affeyledim; Sen de ümmetimi affeyle; Sen benden daha çok affedicisin" diye yalvaracağım.

......

Savaş; daha doğrusu küffarın saldırıları olanca şiddeti ile devam ediyor; mü'minler, canlarını dişlerine takmış ayakta kalmaya çalışıyorlar.. Ziyad bin Samid radıyallahü anh, Ensar'dan ondört genç ile Resulullah Efendimizin etrafında bir fedai mangası gibi, hayır, gibi değil; bir fedai mangasından da öte hayatlarını peşinen Peygamberlerine bağışlamış olarak seyrine doyulmaz bir yiğitlikle dövüşüyorlar. Ne çare ki düşman, at ve zırh üstünlüğüne sahipken bizimkiler yalın kılıçlı ve piyade...kendileri ölüyorlar ama; düşmanı da öldürüyorlar.

...ondört genç, hiç biri sırtından vurulmadan birer birer şehid oldu. Her biri, son nefesini verirken de ne kadar güzeldi; ne kahramandı. İşte son nefeste dedikleri:

-Ya Resulallah! Bu canın ne kıymeti var ki yoluna feda edilmesin? Allahaısmarladık. İnşâallah Cennette buluşuruz.

......

Hazreti Aişe radıyallahü anha, bazı sahabilerin cepheden geri gelmelerinden tedirgin olarak yola çıktılar...karşıdan Hind binti Abdullah bir deveyi çekerek geliyordu. Devenin üstünde kanlı elbiseleri ile üç şehid yan yana dizilmişti. Yaklaşınca Aişe sordular:

-Ya Hind! Resulullah'dan bir haber var mı?

-Resulullah iyiler ya Aişe!

-Peki bu şehidlerimiz kimler?

Hind radıyallahü anha, başörtüsünün kenarı ile göz yaşlarını silerken:

-Kocam Amr, oğlum Hellad ve kardeşim Abdullah, cevabını verdi.

Aişe validemiz, tebrik ettiler:

-Bir aileden üç şehid. Bundan büyük şeref mi olur? Tebrik ederim.

......

Ziyad bin Semid, destanlık bir dövüş ortaya koyuyordu. Pek çok kâfiri helak etti. Ama işte nihayet kendisi de öldürücü bir yara alarak kanlar içinde yere yıkıldı...küffar; akbabalar gibi saldırdılar.

Sevgili Peygamberimiz:

-Ziyad bin Samid'i her ne pahasına olursa olsun bana getirin, buyurdular.

...başını gövdesinden ayıracaklardı ki, sahabilerin şiddetli bir hücumu ile Ziyad radıyallahü anh, düşmanın elinden kurtarılarak Peygamberimize getirildi.

Efendimiz, son nefesini vermekte olan mücahidin mubarek başını kendi dizlerine koydular. Aziz sahabi o halde; Peygamber kucağında ve Peygamber şefkatinde ruhunu Rabbine teslim etti.. Vak'aya şahid olan sahabiler gözyaşlarını birbirlerine göstermemeye çalıştılar.

......

...düşman okçuları göz açtırmıyordu. Bilhassa Hayyan bin Arefe ve Malik bin Zübeyr, çok zarar veriyorlardı. Hayyan zalimi fırlattığı bir okla Ümmü Eymen radıyallahü anha validemizi yere devirerek mahcup bir hale düşürdü ve iğrenç kahkahalarla katıla katıla gülmeye başladı. Kâfirin küstahlığı Efendimiz'in canını çok sıktı. Hemen Sa'd bin Ebi Vakkas'a bir ok uzattılar. Sa'd radıyallahü anh, Peygamber oku ile küstahı tam boğazından vurarak leşini yere serdi... Efendimiz öyle neş'elendiler ki; yan dişleri görünecek kadar tebessüm; Ve Hazreti Sa'd'e dua ettiler.

-Allahü teâlâ bütün dualarını müstecap etsin ve oklarına isabet versin. Sen o hatunun hakkını aldın.

Hakikaten Sa'd bin Ebi Vakkas'ın okları bu duadan sonra hep isabet etmiş; ömrünün sonuna kadar da duaları daima kabul olmuştur.

......

Usta okçularımızdan biri de Ebu Talha radıyallahü anh..."ya Allah!" diyerek öldürücü bir oku yaydan bırakırken ardından da bir nara patlatıyordu. Elli okunu da önüne dökmüş naralarla hedefe tek tek savuruyordu..

Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:

-Ebu Talha'nın her narası kırk askerden tesirlidir.

Ebu Talha hazretlerinin okları bitince Peygamber aleyhisselam yerden çöpler alarak kendisine uzattılar. Okçu mücahidin düşmana doğru gönderdiği Peygamber eli değmiş çöpler, bir mucize olarak havada keskin bir ok olarak menzili vuruyordu.

......

Katade bin Numan'ın gözüne isabet eden bir düşman oku, onu yerinden çıkardı. Katade radıyallahü anh Peygamber Efendimize gelerek üzüntü ve kaygılarını dile getirdi:

-Ya Resulallah! Korkarım ki hanımım bu halimle beni artık çirkin bularak beğenmez..

Efendimiz, dışarı akmış gözü tekrar yerine koyarak sığadılar. Göz eskisinden ve diğer sağlam gözden daha güzel göründü ve daha güzel görür oldu.

......

Hayyan bin Arefe'den başka Malik bin Zübeyr de bir çok mü'minin ya şehid olmasına ve yaralanmasına sebep olmuştu. Bu yüzden mücahidlerin buna da hıncı vardı. Ellerine fırsat geçer geçmez haklanacakların ön sırasında yer alıyorlardı. Nitekim Malik bin Zübeyr, gizlendiği taşın arkasından kafasını uzatır uzatmaz Peygamberden dualı Sa'd bin Ebi Vakkas "ya Allah, Bismillah" diyerek eli kanlı katile öyle sür'atli bir ok fırlattı ki, Malik'in gözünden giren ok, kafasının öbür tarafından çıktı. Kâfir cansız yere serilmişti. Eh; okun hakkı da böyle verilir zahir.

......

Çarpışma devam etmekle birlikte, eski hızı kalmamıştı. İslâm ordusu, sırtını bir kere daha dağa verecekti. Efendimiz Uhud'a yöneldiler. Nasılsa bunu sezen Osman bin Abdullah ismindeki bir kâfir, altındaki cins at sebebi ile bir ânda âlemlerin Sultanına kadar sokulmayı başarmıştı. Bir müddet teke tek mücadele ettiler. Eshabdan Haris bin Şame yetişerek kâfirin uyluğuna sert bır kılıç çaldı. Attan aşağı yuvarlanan düşmanın üzerine atılan Hazreti Haris, kafasını gövdesinden ayırarak hainin cesaretini en layık şekilde cezalandırdı. Ve düşmanın zırh, kılıç ve tolgasını aldı. Manevi nimetlerden başka, o harbin en değerli ganimetine de kavuşmuştu. Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

-Elhamdülillah ki Allahü teâlâ, Osman bin Abdullah'ı hor ve hakir etti.

......

Übeyy bin Halef, öteden beri Resulullah'a diş bileyenlerdendi. Bir gün karşılaştıklarında şöyle demişti:

-Ya Muhammed! Öyle bir at yetiştiriyorum ki onun üzerinde iken seni vurup öldüreceğim!

Efendimiz:

-İnşâallah atının üzerinde iken ben seni öldürürüm, dediler.

Übeyy Bedr'de esir oldu; bedelini verip kurtuldu. Şimdi ise yine kâfir saflarındaydı ve fırsatını bulmuş Sevgili Peygamberimize dört nala gelen atıyla saldırıyordu. Kâfir, bağırdı:

-Ya Muhammed ya sen ya ben!

Eshab karşısına dikilecek oldular.

Peygamberimiz:

-Siz çekiliniz!

Buyurdular ve kâfire bir mızrak fırlattılar. Übeyy bin Halef, öldürücü yarayı almıştı:

-Muhammed beni öldürdü!

Feryatları ile kaçarak kendi saflarına sığındı ve bu yara sebebiyle dönüş yolunda öküz gibi böğüre böğüre öldü.
 
 Amr Sabit bin Rakş, mü'min değildi. Müslüman olan akrabaları imân etmesi için kendisine ne kadar dil dökmüşlerse de, hiç bir netice alamamışlardı. Hidayet elbette Allahü teâlâ'dan. Mü'minler, Uhud'da bir kere daha kendinden kat kat çok düşmana karşı varolma veya yokolma savaşı verirken, Amr'ın Medine'de kalbi yumuşadı...kendini ve olup bitenleri hesaba çekti. Bunun akabinde de Allah'a ve O'nun Resulüne iman etti. Ve hemen kılıcını kaparak cenk meydanına koştu. Bir kaç kâfir katletti. Ancak kendisi de öldürücü bir yara aldı. Yerde can çekişiyordu. O'nu bu halde gören mü'minler sordular:

-Ya Amr sen niçin geldin?

Amr'ın cevabı işitenleri şaşırttı:

-Şehid olmak niyetiyle!..

Dedi ve öldü. Vaziyeti Allah'ın Resulüne haber verdiler. Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:

-O, elbette Cennet ehlindendir!..

Üzerinden bir vakit bile namaz geçmemişti.

......

Efendimiz, Uhud Dağına çıkmak istediler ama, ağrı ve sızıları sebebi ile bir müddet dinlenmek ihtiyacını duydular.

Sonra yavaş yavaş dağa doğru yürüdüler. Müslümanlar da çarpışa çarpışa dağa çekildiler.

Müşrik ordusu, müslümanların üstüne gelmek istedilerse de Hazreti Ömer, dağ eteğinde bir bölük gözünü budaktan sakınmaz islâm askeri ile sed teşkil ederek heybetle dizildiler.

Resulullah Efendimiz dua buyurdular:

-Ya Rabbi düşmana fırsat verme!

Ebu Süfyan, aşağıdan bağırdı:

-Muhammed hayatta mı?

Şanlı Peygamberimizin hayatta olup olmadığını anlamak istiyordu. Efendimiz, eshabına "cevap vermeyiniz!" buyurdular. Ebu Süfyan sorusuna cevap alamayınca bu defa Hazreti Ebu Bekr efendimizi sordu:

-Ebu Bekr hayatta mı?

Resulullah yine "cevap vermeyiniz" buyurdular.

Ebu Süfyan, bu defa Hazreti Ömer efendimizi sordu:

-Ömer ibnül Hattab hayatta mı?

Efendimiz, cevap verilmemesini buyurdular. Düşman ordusu başkumandanı sorularına cevap alamayınca neş'e ile askerlerine seslendi:

-Ey Kureyş! Gözünüz aydın! Muhammed, Ebu Bekr, Ömer ölmüşler. Eğer yaşasalardı cevap verirlerdi.

Hazreti Ömer yukarıdan gürledi:

-Ya Eba Süfyan! Boş yere sevinme! Elhamdülillah biz hepimiz hayattayız.

Ebu Süfyan, sinirlendi:

-Ne çıkar ki? Bedr'in intikamını aldık ya!

Hazreti Ömer, öfkeyle cevap verdi:

-Bizim Bedr'de de bugün de ölenlerimiz şehid oldular. Sizin o gün de, bugün de ölenleriniz Cehennemi boyladı.

Ebu Süfyan çıldırdı:

-Öyleyse seneye yine Bedr'de çarpışalım! Var mısınız?

Peygamberimiz "kabul edin" buyurdular.

Hazreti Ömer, aşağıya seslendi:

-Evet! Ey Allah düşmanı korkaklar! Seneye Bedr'de yine çarpışalım!

......

...düşman, dönüş hazırlığına başlarken Ebu Süfyan asker ve kumandanlarına karşı böbürlendi:

-Ey Kureyş!.. Hübel'e teşekkür ederiz! Harbe çıkmadan evvel O'na gitmiş ve bize zafer verip vermeyeceğine dair ok falı çekmiştim. O, "Zafer" dedi. Bugün Uhud'da zafere kavuştuk. Zaferinizi kutlarım!..

-Yaşşa Eba Süfyan! Yaşşa büyük kumandan! Zaferimiz kutlu olsun!..

...

Halid bin Velid:

-Hayır! dedi, bu bir zafer değildir!

Herkes şaşırdı. Ebu Süfyan'ın kaşları çatıldı:

-Zafer değil de hezimet mi ya Halid?

-Ya Eba Süfyan! Bir hatırla bakalım! Biz, Medine'nin üzerine hangi gaye ile geldik?

-Evet seni dinliyorum!

-Ya Eba Süfyan bizzat kendin dedin ki: "Muhammed'i öldürecek, müslümanları kılıçtan geçireceğiz! Bu seferin gayesi budur diye" İşte Muhammed hayatta! Müslümanlar bizden çok az olmalarına rağmen ölüleri de sanırım fazla değil! Üstelik biz de kayıplar verdik.

Ebu Süfyan'ın havası bozulmuştu. Tepeden bakan bir ifadeyle sordu:

-Yani?

Halid bin Velid cevap verdi:

-Bugün burada denk kuvvetler mücadele etmişlerdir. Hiç kimse galip değil. Hepsi bu!!!

Düşman "zafer mi, değil mi" münakaşasını yapa yapa Mekke yoluna koyuldu...ancak mü'minler şüphe içindeydiler: "Müşrikler, ya Medine'yi basarlarsa?" Sevgili Peygamberimiz, takipçi olarak Hazreti Ali'yi vazifelendirerek tenbih buyurdular:

-Şayet düşman, develere binip atları yedeğe almışlarsa Mekke'ye dönüyorlardır; atlara binip develeri yedeğe almışlarsa Medine'ye saldıracaklar demektir. Böyle ise hemen Medine'ye koşalım.

Hazreti Ali ve müfrezesi bir zaman sonra düşmanı takipten döndüler ve ferahlandırıcı haberi verdiler:

-Düşman savuşup gitti..

...gitmek zorundaydılar. Zira aslında hezimetin eşiğinden dönmüşlerdi ve bunun da farkındaydılar. Bu sebeple harbe devam edemediler.

......

Sevgili Peygamberimizle alakalı endişe verici haberler Medine'ye gelince mubarek kerimeleri Fatıma radıyallahü anha, bazı hanımlarla birlikte tezce vakitte Uhud'a geldiler. Onların Uhud'a vardıklarında harb henüz bitmişti. Dolayısıyla islâm ordusu, Uhud Dağı'nın eteklerindeydi.. Hazreti Fatıma, hemen canından çok sevdiği aziz babacığına koştu. Efendimiz yaralı ve üzgündü. Yüzündeki yaradan hâlâ kan sızıyordu. Bu hale şahid olan Fatıma validemiz, kendini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Peygamberimiz, ciğerparesini koltuğunun altına alarak yatıştırıcı sözlerle teselli buyurdular.

Hazreti Ali kalkanı ile su getirdi; hanımı Fatıma, bununla sevgili babasının yüzündeki yarayı pansuman yapıp temizledi...ne var ki kan durmuyordu. Bunun üzerine Fatıma, bir temiz bez parçasını yakarak mikropları yokedilmiş külü yaraya bastırdı...kanama yavaş yavaş azalarak durdu...

...tarihimizdeki ilk hemşirelik hadisesi:

......

Evet; küffar, Sevgili Peygamberimizle mü'minlerin canına kast etme niyeti ile gelmiş ve fakat bu gayesine kavuşamadan kanlı ve zorlu bir çatışmadan sonra çekip gitme mecburiyetinde kalmıştı..

Mü'minler, yine Allah Resulünün imametinde öğle namazını eda ettiler. Şu var ki yara, ızdırap ve yorgunluklardan cân Efendimiz ayakta duramayacak haldeydiler. Bu sebeple Peygamberimiz ve tabiatiyle Eshab-ı kiram efendilerimiz namazı oturarak kıldılar...

...

Ordu bir mikdar dinlenip, eksiklik ve ihtiyaçlarını giderdikten sonra Sevgili Peygamberimizin emriyle düzlüğe; harbin cereyan ettiği sahaya indiler.

Efendimiz:

-Sa'd bin Rebi nerede; yoksa şehid mi oldu? Buyurdular.

Ensar'dan bir mücahid koştu. Ölü ve yaralıları dolaşarak Hazreti Sa'd'i aramaya başladı. Sahabi, ceset ve yaralılar arasından seslendi:

-Ya Sa'd! Sa'd bin Rebi!!!

İniltiyle karışık bir ses geldi.

-Buradayım..

Ensarî o tarafa koştu ve kanlar içinde yerde yatan Sa'd'le konuştu:

-Ya Sa'd, ya kardeşim! Resulullah seni sordu ve selâm söyledi.

Ağır yaralı mü'minin o halde iken bile yüzü aydınlandı:

-Aleyna ve aleyküm selâm. Demek hayattalar.

-Evet, elhamdülillah sağ ve afiyetteler..

-Aslolan işte bu. Elhamdülillah.

-Sen nasılsın kardeşim. Kendini nasıl hissediyorsun.

-Ben, o, şu bu...ne ehemmiyetimiz var ki. Yeter ki Resulullah sağ olsun.

...dedi ve kelime kelime vasiyetini söyledi:

-Ey kardeşim. Âcizin de selâmlarını O'na arz et. Ümmetine de deki: "Şayet Resulullah'a hizmette kusur ederlerse; Allahü teâlâ özürlerini kabul etmez."

Bu söz mubareğin son dünya kelamı oldu; O da şehadet şerbetini içmişti.

Sahabi, olanları Efendimize haber verdi. Buyurdular ki:

-Ya Rabbi Sa'd bin Rebi'den razı ol...

......

Büyük Peygamber, bir ara:

-Hamza'yı göremiyorum. Ne halde acaba?

...dediler ve ölü ve yaralılar arasında büyük mücahidi bizzat aramaya başladılar. Kendilerine Hazreti Ali ve bazı eshab eşlik ediyorlar.

...ve Hazreti Hamzayı buldular.

...göğsü yarılmış, karnı deşilmiş, burnu ve kulakları kesilmiş olarak, korkunç bir manzaraydı. Bir insana bunlar nasıl yapılabilirdi? Düşman bile olsa, öldürdükten sonra artık böyle bir muamele hangi insafa sığardı?..

Peygamberimiz, o kadar üzüldüler, o kadar üzüldüler, o kadar üzüldüler ki, anlatılması imkânsız.

Ağlayarak buyurdular ki:

-Bugüne kadar bundan daha keder verici hadise ile karşılaşmadım.

Sonra büyük şehide seslendiler:

-Ey Resulullah'ın amcası! Ey Allah'ın Resulünün aslanı Hamza! Ey hayırlar işleyen Hamza! Ey Resulullah'ın muhafızı Hamza! Allah, sana rahmet eylesin! Vallahi ben de kafirlerden yetmiş kişinin kulağını ve burnunu keseceğim.

Bunun üzerine Nahl suresinin son ayetleri geldi:

-Eğer size zarar veren kimseye zarar vermek isterseniz, size verilen zararın misliyle zarar verin. Eğer sabredip ceza vermezseniz, elbette sabredenlere sabretmek, intikam almaktan daha üstündür.

...Efendimiz derhal istiğfar eylediler ve "öyleyse sabrederim" dediler ve yeminlerinin keffaretini verdiler.

Efendimizin rüyasındaki kılıcın ağzında meydana gelen çentik de işte tecelli etmişti.

......

Uzaktan Hazreti Hamza'nın kız kardeşi Safiyye Hatun göründü. Efendimiz, oğlu Zübeyr'e annesini karşılayıp şehide yaklaştırmamasını emrettiler. Ortada bir kardeşin; hele bir hanımın dayanamayacağı kadar ağır ve dehşet verici bir manzara vardı.

Hazreti Zübeyr, annesini karşıladı:

-Nereye anneciğim?

-İşittim ki dayın şehid olmuş. Fakat yüzünü parçalamışlar.

-...ama Resulullah, dayanamayacağın için gelmemeni tenbih buyurdular.

-Peygamberimizin sözü başım üstüne. Ancak; Hamza'ya Allahü teâlâ'nın rızasını istemesi sebebi ile geldi. Rabbim öyle takdir etmiş. O'na bu musibeti veren Allah, inşâallah bana da sabır verir. Git Resulullaha bu dediklerimi arz et ve kardeşimi son bir kere görme isteğimi ilet..

......

Sevgili Peygamberimizin merhamet ve müsaade buyurmaları ile Safiyye Hazretleri, kardeşinin başına geldi; gelmesi ile de yüreğine kor ateşler düştü; ciğeri tarifsiz şekilde kavruldu. Ama yine de teslimiyeti dile getirdi:

-İnna lillah ve inna ileyhi raciun.

Hüngür hüngür ağlıyordu. Peygamberimiz ve orada olan herkes ağladı.

Efendimiz dediler ki:

-Ya Safiyye! Cebrail gelerek "Hamza bin Abdülmuttalibin ismi yedi kat gökte "Allah'ın ve Resulullah'ın arslanı" olarak yazılıdır müjdesini verdi.

...Safiyye sükûnet buldu.

Sevgili Peygamberimiz, bu dünya nöbetini şehidlikle noktalayan büyük ve emsalsiz kahraman Hazreti Hamza radıyallahü anh'ın cenaze namazını kıldırdılar. Sonra diğer şehidler tek tek bulunarak Hazreti Hamza'nın yanına dizildi. Küffarın otuz ölüsüne karşılık altısı muhacirinden diğerleri ensardan olmak üzere yetmiş şehid vermiştik. Sadece Hamza radıyallahü anh'ın değil; daha başka şehidlerin de burunları, kulakları kesilmiş, gözleri çıkarılmış, karınları yarılmıştı. Bunları kâfir kadınları yapmışlardı. Hayrettir ki bu kadınlar, kestikleri kulak ve burunları ipe geçirerek gerdanlarına takıyorlardı. İnanılmaz dehşette korkunç tablolar.

Peygamberimiz buyurdular ki:

-Bir mü'min nerede şehid olursa, kendisini şehid olduğu yere defnediniz. Şehidlerimizi Uhud'da toprağa gömeceğiz...

...bunun üzerine daha evvel şehidlerini Medine'ye götürmüş olan bir kaç kişi, onları yeniden Uhud'a getirdiler.

Resulullah diğer şehidlerin de cenaze namazını kıldırdılar...tam yedi kere cenaze namazı kılındı...her defasında namaza durmuşken, mücahidler dünya gözü ile Cenneti görüyorlardı.

...

Şehidler, cenaze namazları kılındıktan sonra Uhud toprağına emanet edilmeye başlandı.

Resulullah Efendimiz:

-Hayatta iken Kur'an-ı Kerimi çok okuyanın kabrini ileri yapınız, buyurdular.

Al kanlı elbiseleri ile gömülüyorlardı. Mus'ab bin Umeyr radıyallahü anh'ın kaftanı vücudunu bütünüyle örtemiyordu. Baş tarafa çekseler ayak tarafı, ayak tarafına çekseler baş tarafı açıkta kalıyordu.

Peygamberimiz:

-Baş tarafını kaftanıyla; ayaklarını ızhır otu ile örtünüz buyurdular.

Efendimiz, Veheb bin Kâbus'un başucuna geldiler ve dediler ki:

-Ben, senden razıyım; Allah da râzı olsun.

Mubarek şehidi bizzat kabre indirdiler ve üzerinde nakışlar bulunan hırkalarını üstüne örttüler.

Sa'd bin Ebi Vakkas:

-Ah, keşke bana da böyle bir ölüm nasip olsaydı! Dedi. Hazreti Ömer de aynı hasrette idiler:

-İsterdim ki benim ölümüm de Veheb bin Kâbus'un ölümü gibi olsun.

Sa'd bin Ebi Vakkas sanki Veheb radıyallahü anh'a olan teveccühün sebebini izah ediyordu:

-Veheb'in Uhud'daki dövüşü gibi bir dövüşü hiçbir cenkte ve hiç bir yerde görmedim.

...O düşmana pençe üstüne pençe vuran bir arslandı adeta.

Hayatta iken birbirlerini çok sevenler aynı kabre konuldular.

Hazreti Hamza ile yeğeni ve aynı zamanda Peygamberimizin halası Ümeyye radıyallahü anha'nın oğlu ve Hamza radıyallahü anh gibi bir çok uzvu kesilmiş olanlardan Abdullah bin Cahş aynı kabre, Abdullah bin Huzam ile Abdullah bin Cemuhi bir kabre, Harise bin Zeyd ile Sa'd bin Rebi bir kabre ve Numan bin Malik, Abdullah bin Haşhaşi ve Muzhir bin Ziyad üçü de bir kabre gömüldüler.

Şehidlerin uğurlanışı bittikten sonra Uhud gazileri, sabır nümunesi yaralıları da sırtlarına veya terkilere alarak, yine başlarında Allah Resulü olduğu halde dönüşe geçtiler. Ciddi yaralar almış olanlar vardı. Meselâ Abdurrahman bin Avf yirmi yerinden yaralanmış, oniki dişi kırılmış ve bir ayağı sakatlanmıştı.

Efendimizin atının dizginlerini Sa'd bin Muaz radıyallahü anh çekiyor; ordunun önü sıra sancakdar Eburrum sancak açmış olarak yürüyordu.

......

Harre mevkiine geldiklerinde Resulullah Efendimiz, Eshab-ı kiramı safa geçirdiler ve ellerini açarak dua ettiler:

-Allah'ım! Hamd ve senâ ancak sanadır. Senin dalalette bıraktığını hidayete erdirecek ve hidayete kavuşturduğunu da saptıracak kimse yoktur. Allah'ım! Bize imanı sevdir. Kalblerimizi imanla süsle. Bizi küfür, azgınlık ve taşkınlıktan nefret ettir. Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden ve doğru yolda bulunanlardan eyle. Allah'ım bizleri müslüman olarak yaşat ve müslüman olarak öldür. Bizi salihler zümresine dahil eyle. Zira onlar ne şeref ve haysiyetlerini kaybeden; ne de dinlerinden dönenlerdir.

Vâdiyi "âmin" sadası inletti.

İslam ordusunun geçtiği yollar boyunca kabile kadın ve çocukları yollara dökülmüşlerdi. Sevgili Peygamberimiz'in hayatta olduğunu gören, Allahü teâlâ'ya şükrederek diğer yakınlarına bakınıyorlardı. Beni Eşhed kabilesi ile karşılaştılar. Karşılarına islâm hanımlarından Kebşe binti Rafi çıktı. Henüz hicab ayetleri gelmemişti. Sa'd bin Muaz:

-Annemdir ya Resulallah, dedi.

...aynı zamanda şehidlerden Amr bin Muaz'ın annesi. Efendimiz Kebşe radıyallahü anh'ı selamladılar:

-Merhaba!

-Merhaba ya Resulallah! Seni hayatta gördükten sonra, artık her felakete sabredebilirim.

Efendimiz, taziyetlerini bildirdiler:

-Ya Kebşe! Sana ve Amr'ın ev halkına müjdeler olsun ki, şehidler yakınlarına şefaat edecekler.

Hazreti Kebşe:

-Ya Resulallah! Madem ki hakikat böyledir, öyleyse hamd edilecek zamandır; taziyet verilecek zaman değil; sen bize dua buyur.

Peygamberimiz dua ettiler:

-Ya Allah! Bunların kalbinden hüznü gider; sıkıntılarına sabır nasip eyle..

......

Ordu Medine'ye giriyordu. Karşılamaya çıkanlardan biri de Hazreti Hamza'nın kızı Fatıma idi. Yanına süt ve hurma almış olarak yorgun dönecek babasını bekliyordu.

Bir sahabiye sordu:

-Babam geliyor mu?

Sahabi acı haberi veremedi. Ancak:

-Ömer ibnül Hattab arkada O'na sor, diyebildi.

Fatıma radıyallahü anha Hazreti Ömer'e sordu:

-Babamı gördün mü?

-Ebubekr geliyor O'na sor ya Fatıma!

Hazreti Ebu Bekr geldi. Aynı şeyi O'na sordu. Hazreti Ebu Bekr:

-Resulullah geliyor O'na sor, dedi...

Fatıma şüphelenmişti. Dört gözle Allah Resulünü beklemeye başladı.

Efendimiz gelince sordu:

-Ya Resulallah! Babam nerede?

-Baban benim ya Fatıma..

Fatıma ağlamaya başladı. Resulullah ve Eshab-ı kiram da ağladılar. Fatıma yine sordu:

-Ya Resulallah! Babam ne şekilde şehid oldu?

-Ya Fatıma, anlatılmasına dayanamazsın.

Şehid kızı daha çok ağlamaya başladı..

...

Ayeti kerime indi:

-Ya Muhammed! Sen Hamza'nın kızı Fatıma'yı kendi kızın kabul etti isen, bizim lütfumuz ve merhametemiz de senin ümmetini kabul etti.

......

 

Medine kapısına geldiler. Ortalık karşılayıcılarla dolu ve kalbler mahzundu. Zira her ev, bu harbde bir veya bir kaç mensubunu şehid vermiş; bir anda bir çok mü'min dul, yetim veya şehid anası olmuştu...

Allah'ın Resulü, mahzun mü'min ve mü'minelere hitap ettiler:

-Vallahi eshabımla birlikte ben de şehid olup Uhud Dağı'nın bağrında yatmayı ne kadar isterdim.

Ve devam buyurdular:

-Bundan sonra Kureyş kâfirleri bize galip gelemezler. Fetih bizimdir.

...

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri kale'den şehre girmeden; herkes evine dağılmadan önce eshabına; onların şahsında da bütün zamanlar boyunca gelecek ümmetine buyurdular ki:

-Küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz.

...Şeytandan da tehlikeli, içteki düşmanla; nefsle mücadeleye.

Vedâ Hutbesi

Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemiyeceğim. İnsanlar! Buz günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mubârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmuslarınız da öyle mukaddestir.

Eshâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu günkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup işitenden daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş olur.

Eshâbım! Kimin yanında bir emânet varsa onu sâhibine versin! Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allahü teâlâ'nın emriyle, fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyetten kalma bir çirkin âdetin her türlüsü, ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib'in oğlu Abbâs'ın fâizidir.

Eshâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamâmen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı Abdülmuttalib'in torunu Rebîa'nın kan dâvâsıdır.

Ey insanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden te'sir ve hâkimiyetini kurma gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu onu memnûn edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü teâlâ'dan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allahü teâlâ'nın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allahü teâlâ adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

Eshâbım! Kendi kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey mü'minler! Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emânet, Allahü teâlâ'nın kitâbı Kur'ân-ı kerimdir.

Ey mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhâfaza ediniz! Müslüman, müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize âid olan herhangi bir hakka tecâvüz, başkasına helâl değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

Ey insanlar! Allahü teâlâ her hak sâhibine hakkını vermiştir. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zinâ eden için mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına âit soy iddiâ eden soysuz, yâhud efendisinden başkasına intisâba kalkan nankör, Allahü teâlâ'nın gazâbına, meleklerin ve bütün müslümanların lânetine uğrasın! Cenâb-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adâlet ile şehâdetlerini kabûl eder.

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvâsı çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir.

Ana Sayfa