|
|
YİNELENEN İNSAN VE
YENİ DÜNYA |
NOT :
Köşemiz
yazarlarından Ahmet Ali KORKMAZ hocamızın izinde olması nedeniyle bu
haftaki sohbeti sefa köşemizde sitemiz sohbeti canan sorun söyleyelim
köşesi sorumlusu Muhammed Yusuf YASAR hocamız sizlerle beraber
olacaktır.
Tarihî süreci içerisinde insanoğlu,
hangi coğrafyada hangi zamanda ve hangi inanış aidiyetinde olursa olsun,
sürekli kendini isimlendirmeye ve bu isimlendirmenin getirilerine
sonradan yine kendisi boyun eğmeye zaman harcamıştır. Sürekli bir arayış
içinde olan insan, insanlık kavramını anlamlandırmaya çalıştığı andan
itibaren kendi kendine, bilmeden; belli doktrinleri dikte ettirmiş ve
nihayetinde imkân bulursa bu doktrinlere karşı durmaya çalışmış; imkân
bulamadığında ise bütünlüğünü kaybetmiş, parçalardan oluşan benliği ile
mecbûrî bir hayat yaşamaya devam etmiştir.

Bu manada insanın ve insanın hayalinde başlayıp
somut hayata dökülen dünya tasavvurunun, tecrübe edilen çeşitli
versiyonlarından sonra yeniden bir denemeye tabi tutulması; bir başka
deyişle ‘acaba yeni bir insan ve yeni bir dünya tasavvuru’
oluşturulabilir mi sorusu, artık düşünen insan aklının kaçınılmaz
çıkmazı haline gelmiştir.
Aslında insan, doğumundan, ölümüne
kadar belirli olan süreli hayatı itibariyle tam bir bütünlük arz
edebildiği zaman, elde ettikleri ile dünyasını; dünyasının karşılığında
da öteki dünyasını şekillendirmektedir. Her insan, doğuşunda nefs adı
verilen ve ileride belki de kendisini ve dünyasını olumsuzluklara
sürükleyecek olan bir sahiplik ile dünyaya gelmektedir. Belki de o an
elindeki tek kullanımı, sadece nefsidir. Şu an iç güdü olarak
isimlendirilen uyanmamış bu nefis, henüz hiçbir tesir göstermeksizin
nötr halde, insanın yaşantısını desteklemektedir.
Ancak insanoğlunun doğumundan itibaren
hatta doğumundan önceki dönemlerden beri taşıdığı ve asıl mayasının
teşekkülü anlamına gelen bir materyali daha vardır. Fakat bunun farkında
olabilmek, daha sonraları kazanılacak olan, bir başka kazanım ile
doğrudan bağlantılı olacaktır. Sadece nefsini kullanarak yaşadığı
dönemler ilerledikçe, yepyeni bir kazanım olarak karşısına akıl
çıkacaktır. Akılla tanışması ve aklı kullanmaya başlaması esnasında
insan, kazandıklarının yanında farkında olmadan nefsini de artık
kötülüklerin temsilcisi olarak tanımış olacaktır. Bu da
insanın kendi içinde barındırdığı iki
düşman ateşinin arasında kalmasından başka bir şey değildir. Bu
fark edişin ardından, artık insanoğlu
aklının dedikleri ve nefsinin dedikleri arasında gelgitler ile yaşayacak
ve uzun zaman bunun tesirinden kurtulamayacaktır.
Aklın fark edilişinden itibaren, buna
paralel olarak, insana kabul ettiği Yüce Varlıktan hediye olarak
verilen, nefs ve aklın hamuru pozisyonunda bulunan ruh, insanın
derinliklerinde ışıklandırılmaya başlamış demektir. Tabiri mümkün ise,
nefs, akıl ve ikisinden de önce olduğu halde; çok sonraları hissedilen
ruh, insanı insan yapan o beş harfli kelimeden daha tesirli olacaktır.
Zamanın acımasız seyri içerisinde şekillenen değişik dünya
tasarımlarının da ark planını bu üçlü resimlemektedir.

Geçen zaman içerisinde oluşturulan; kabul edilen
ya da uzaklaşılmaya çalışılan çokça dünya tasarımı ve bu tasarımlarda
çeşitli roller üstlenen insan şekilleri olması acaba gerekli miydi?
Yoksa bunca tasarım, sadece insanın bu
üç nüvesini tam manasıyla birbirlerine mezcedememesinden, öncelik ve
sonralıklarını birbirine karıştırmış olmasından kaynaklanıyor olmasın?
Yola şuradan çıkalım isterseniz: Ölüm,
kazanılan yetkinliğin karşılığının alınmasıdır. Bu yetkinlik olumlu
(hayır) da olabilir, olumsuz (şer) de olabilir. İşte bunu belirleyecek
olan, insanın dünyadaki tasarımı ve nüvelerini bu tasarıma göre
görevlendirmesine bağlıdır. İnsan, bünyesinde barındırdığı iyilik ve
kötülüğü kullanır. İyilik yaptığı zaman, önce kendisi, ardından varsa
muhatabı elem ve gamdan kurtularak, mutluluk adı verilen titreşimi
hissedeceklerdir. Kötülük yaptığı zaman varsa muhatabı kesinlikle elem
ve gamma gömülecek; ancak kendisi belki gam çekecek, belki de tam
tersine nefs kokan bir mutluluk hissedecektir; daha doğrusu bunu
mutluluk zannedecektir. Kötülük işlerken iyiliğe engel olan sebep, zarar
görenin idrak edemeyeceği kadar uzak da olabilir; böyle olması
durumunda, kötülüğü idrak eden, bir elem duymamakta ve zarar
görmemektedir. Bazen ise zarar gören kimse, kendisine elem veren şeyi
idrak edecektir. İşte zarar veren bu şeyin idrak edilmesiyle ilgili olan
bu his, birisi “yokluk” diğeri “varlık” olarak kendisini gösterecektir.
Bunun yanı sıra insanın, “güç ve fiilleri” demek olan yetkinlikleri de
vardır. Bu yetkinliklerin yokluğu, tam manasıyla kötülük kavramı ile
karşılanabilir. Ancak buradaki kötülük arızîdir.
Elem ve keder ise, kötülük olarak
isimlendirilen nefsânî durumlar oldukları için, manaları itibariyle
yokluk sayılmazlar. Bunların yokluk sayılabilmesi için kişinin
yetkinliğini tam olarak yitirmiş olması gerekir.
İşte olumsuz dünya tasarımlarının ana
kaynağı da budur. Buralarda oluşan boşluklar, kendi
misilleriyle doldurulmadıkları müddetçe, yerlerini görünüşte onların
misli imiş gibi görünen ama cips gibi kof olan mahza kötülük ve
yokluklar alacaktır. Ve bu kötülük ve yokluklar, zamanla
insanı da çepeçevre kuşatacak ve insan, kötülük ve yokluğa mahkûm
olacaktır.

Âlemde mevcut olan arizî kötülüğün kaynağı,
tabiatında yokluk bulunan nefs kavramının, kendi başına buyrukluğa terk
edilmesidir. Bu gibi durumlarda kötülük, bilfiil varlık alanına çıkmış
olmaktadır. Nefsin getirisi olan levvâmelik, maddeden bedene sirayet
etmeye başladıktan sonra, nefsin doğumdan sonraki o nötr halinde iken
taşıdığı ve geliştirilmesi gereken iyilik yönünü tamamen
engelleyecektir. Bedene, maddeden gelen bu kötülük, ruhu yetkinliğinden
uzaklaştıracak ve iyilikten onu alıkoyacaktır.
Böylelikle artık akıl da, iyi olanları
kötü diye planlarken, kötülükleri de iyilik adı altında yapmaya
çalışacaktır. Çünkü artık, varlık yok olmuş, yokluk ise
varlığın nedenini oluşturur hale gelmiştir.
Mebde (başlangıç) itibariyle
iyiliklerden neşet eden bir nefsin, merhamet ve sevgi ile ruha yüzü
döndürülmesi gerekirken, yapılmakta olan bu kötü muamele, aslında
insanın kendi kendine yaptığı; başkalarının yapmasına ise asla müsaade
etmeyeceği; sahneye koyduğu ilk kötülük çabasıdır. Bu çabanın neticesi
olarak insan, artık kendi hayatını ve dünyasını değil; izin verip teslim
olduğu levvame nefsinin, esir ruhunun ve iyiliği kötülük sayan aklının
ona yaşatacağı dünyayı yaşamak mecburiyetindedir.
Aslında bu açıdan düşünüldüğünde yeni
bir dünya tasavvuru (tasarımı) ve buna bağlı olarak yeni insan şekline
de gerek olmadığı görülecektir. Çünkü âlemde aslolan iyiliktir. Kötülük
ise, insânî nefsin gerektirdiği şeyler demek olan yetkinliklerin yok
olmasıdır. Bu manada mevcut olan her şey şu şekillerde cereyan ediyor
olmalıdır:
a. Mutlak olarak varlıkları itibariyle
iyi olanlar: İnsânî nefis,
b. Mutlak manada varlıkları itibariyle
kötü olanlar: Mevcudiyetleri imkânsızdır,
c. İyilik ve kötülüğün bulunduğu ama
kötülüğün ağır bastığı durumlar: Kötülüğün ağır basması kesinlikle
düşünülemez. Çünkü azıcık iyilik için dahi olsa kötülük yapılamaz.
d. İyiliğin kötülükten çok olduğu
durumlar: Bu mümkündür. Çünkü az bir kötülük için, iyilikten vaz
geçilmez.

Bu dengeli sınıflandırmanın oluşturulması ise,
ruhun aslına uygun hareket ederek aklı ile nefsini kontrol edebilmenin
ve levvame nefisten insânî nefse dönebilmenin bir gerekliliğidir ve asıl
aranan yepyeni dünya tasavvuru ve yepyeni insan budur. Yani insanın,
kendisini ve hayallerindeki dünya tasarımını yenilemesine değil;
insanın, özüne dönüp yeniden insanlığı ile tanışmasına ihtiyacı vardır.
Özünü tanımlayan, aslını tespit
edebilen ve insanlığını yineleyen insan, tam olarak bedenî
mutluluğu yakalayabilmiş demektir. Bedenî mutluluktaki azalma, sırayla
orta halli mutluluk, az mutluluk, artık sıkıntılarda mutluluk arama
ve sıkıntı vererek mutlu olma şeklini almaktadır. Buna bağlı
olarak nefisler de şekil almaktadır -ki; işte insanı vezir ya da rezil
eden de bu nefistir-:
a. Akıl ve ahlakın faziletinin
zirvesinde olan nefis: En mutlu olan nefisleridir ve bunlara Rabbânî
nefis denilebilir.
b. Metafizik konuda tam olarak
bilgilendirilememiş olan nefis: Bunlar da mutluluktan az da olsa pay
alacaklardır.
c. Akıl ve ahlakın en derinliklerinde kalmış olan nefis: Bunlar, aslında
mutsuz olan; ama yokluktan kurtulmak için yokluğu varlık diye
isimlendirmiş olan nefislerdir. Levvame nefis diye isimlendirilebilir.
Ve bunların payları sonsuz bir eza ve elemdir.
Ancak şu dengeyi unutmamak gerekir ki;
âlemde iyilik ve kötülük bir arada bulunmasaydı, âlemin düzeni tamam
olmazdı. Yani âlemde az miktarda bir kötülüğün zorunlu olması
gerekmektedir. Ancak bu durum da, âlemin (dünyanın) ve içindeki
gerçek insanın en mükemmel şekilde Yüce Varlık tarafından yaratılmış
olmasını engellemez.
İşte “yeni yeni” diye kendi kendini
harap eden insanoğluna lazım olan, bu üç nefsin birincisini nefsine
giydirmek, kendini; yani İNSANLIĞINI yeniden tanımak ve çalıştırmak ve
oluşan gerçek dünyasını gerçek mutluluk ile yaşayabilmektir.
5
Ù
Aksi halde ebedî mutsuzluğu; bir başka deyişle
cehaletin kölesi olmayı, sadece rezilliklerle tanışmayı tercih eden
insan, yeni bir dünya tasavvuru arayışından ziyâde insanlığının özlemi
içinde olmalıdır.
Muhammed Yusuf YAŞAR
e-mail :
ahmetalikorkmaz@gmail.com
|