|
Zekatın
sahih olması için, yoksul kişiye verilen şeyin zekat
niyyetiyle temliki gerekir. Fakire borç olarak verilen bir meblağ,
fakir o meblağ üzerinde tasarrufta bulunduktan sonra, zekata
mahsub edilemez. Şayet, dinen fakir sayılan
bir kimsenin zimmetinde bulunan alacak meblağ, o fakire, zekat
niyyetiyle bağışlanacak olursa, sadece o
alacak meblağ için ayrıca zekat gerekmez.
Borç alan
birisi fakirleşip borcunu ödeyemez duruma düşerse alacaklı borçluya borcu
kadar zekat verir, tekrar alacağını verdiği paradan tahsil edebilir.
Ticaret için
olmayan, ev, arsa, araba ve benze-ri şeylerin
kıymetleri üzerinden zekat gerekmez. Eğer bunların kazancı (getirisi)
varsa ve bu getiriler, sahibinin diğer zekata tabî malları ile birlikte
nisap ölçüsüne ulaşırsa, yıl sonunda getirilerinin zekatı verilir. Şayet
bunlar ticaret için kullanılıyorsa her yıl kıymetleri üzerinden zekat
gerekir.
Bir ticarî
veya sınaî kuruluşa ortaklığı ifade eden hisse senetleri elde mevcut para
gibidir. Bu bakımdan eğer nisap ve diğer şartları taşıyorsa rayiç değerine
göre hisse senetlerinin de zekatı verilir.
Ev edinmek
için biriktirilen paralarda tabiî olarak çoğalma ve artma özelliği vardır.
Binaenaleyh bu maksatla biriktirilen paralar borçtan ve temel
ihtiyaçlardan sonra nisap miktarına ulaşmış ise o paradan zekat vermek
gerekir.
İster
yakında, ister uzakta bulunsun, zekat ve fıtır sadakasında, öncelikle
yoksul akrabanın tercih edilmesi efdaldir.
Akraba içinde yoksul olan kişiler yoksa, yakın komşulardan başlamak üzere,
kişi bulunduğu yerdeki fakirlere zekat ve fıtır sadakasını verir.
Zekatta,
zekata tabi malın bulunduğu yerdeki fakirlere; fıtır sadakalarında ise,
mükellefin ikamet ettiği yerdeki fakirlere öncelik verilmesi asıldır.
Ancak bunlar bağlayıcı hükümler olmayıp faziletle ilgili hükümlerdir.
İster yakın ister uzak olsun, dinen fakir sayılan her Müslüman’a zekat ve
fıtır sadakası verilebilir.
Gelin veya
damat şayet fakir iseler, her ikisine de zekat verilebilir. Ancak,
mükellef kişi, kendi usul ve füruundan olan
kimselere zekat ve fıtır sadakası veremez.
Zekat, dinen
zengin sayılan Müslümanlara farz-dır, temel ihtiyaçlarından ve borcundan
başka 80.18 gr. altın veya bu miktar altın değerinde temel
ihtiyaçlardan fazla malı yahut parası olan kimseler dinen zengin
sayılırlar. Bu mikdara nisap denir. Zekatın
farz olması için ölçü kabul edilen bu miktar, fıtır sadakası ve kurban
için de aynıdır.
Ancak
zekatın farz olması için, nisab ölçüsündeki
malın üzerinden bir kamerî yıl geçmesi ve malın namî
yani artıcı nitelikte olması gerektiği halde, kurban fitrenin ve
vücübu için, nisabın üzerinden sene
geçme ve malın artırıcı nitelikte olması şartı
yoktur. Bunun için, Ramazan bayramı günü şafak sökmeden önce miras ve
benzeri herhangi bir yol ile zengin olan kimse, fitre vermekle mükellef
olur. Kurban bayramı günlerinde zengin olan kişi de kurban kesmekle
yükümlü olur.
İslamî
hükümlere göre, aile fertleri arasında mal birliği değil, mal ayrılığı
prensibi vardır. Bir aile içinde, karı-koca ve çocuklardan,
herbirinin malı kendisine aittir. Bu itibarla,
kadın kendisine ait malını kocasının izin ve rızasını almadan da dilediği
gibi sarfedebilir; dilediği bir şahsa veya
hayır kurumlarına bağışlayabilir. Ancak; kadın kocasının malını, evin
zarurî ihtiyaçları dışında kocasının izin ve rızası olmadan harcayamaz.
Kocasının malından herhangi bir kimseye bağışta bulunamaz. Ancak kadın,
kocası gördüğü veya haberi olduğu takdirde, ondan izinsiz yaptığı harcama
ve tasarruf için izin vereceği ölçüde bağış ve tasaddukta bulunabilir. söz
gelimi kapıya gelen dilenciyi boş çevirmez. Bu
takdirde hem kendisi, hem kocası sadaka sevabına nail olurlar.
Devlet,
milletin organize edilmiş ve teşkilatlanmış biçimidir. Ortak hizmetlerin
karşılanması için vatandaşlarından vergi alır. islam
dini devletin yapacağı hizmetler için, ihtiyaca göre vergi almayı tecviz
etmiştir. Peygamberimiz de vergi toplatmıştır. Öşür, haraç ve zekat
bunlardan bazılarıdır. Hz. Ebu Bekir zekatı vermeyenlere savaş açmıştır.
Vergi ile
elde edilen gelir, ülkeye ve üzerinde yaşayanlara hizmet veren devletin
giderlerini karşılar. Bu hizmetler amme menfaati içindir, vergi verilmezse
bu hizmetler karşılanamaz, amme hizmeti vatan emniyeti haleldar olup,
bunun bedelini de bütün bir toplum çeker. Bu itibarla, her Müslüman
devlete vergisini vermekle mükellefdir.
İslam
dininin diğer ekonomik sistemlerden farklı olarak kendine has maliye
yapısı vardır. Bu sistem-de devletin gelir kaynakları zekat,
harac, cizye, ganimet, savaştan elde edilen
mallar, öşürler, maden ve define vergisi ve diğer vergilerdir.
Bu gelir yok
kaynakları dışında devletin, vatandaşlarından vergi alıp alamayacağı
konusu, eskiden geri tartışılmış, ihtiyaç ve zaruret halinde, ihtiyaca ve
yurttaşların ödeme güçlerine göre devletin vergi alabileceği görüşü
ağırlık kazanmıştır.
"Büyük
zararı def etmek için küçük zarara tahammül edilir" kaidesi bir hukuk
kuralıdır. Bu kaide uyarınca, düşman tarafından ülke güvenliği tehdit
ediliyorsa, olağanüstü hallerde veya beytü'l-malın
(hazine) gelirleri devletin zorunlu mali mükellefiyetini karşılamıyorsa
devletin vatandaşlarından, ihtiyacını karşılayacak ölçüde vergi alması
gerekli hale gelir.
Asrı
saadette ve 4 halife döneminde zekat dışında vergi alınmamış ise de, daha
sonra devletin gelirleri giderlerini karşılamaz hale gelince zaruret
prensibine dayanarak, zekat dışında bir takım vergiler ortaya çıkmıştır.
Zikri geçen prensip ve gerekçeler ile verginin alınabileceği ve verginin
zekat ve öşürden sayılamayacağı görüşleri kuvvet kazanmıştır. Zira zekat
ve öşür bir ibadettir; ibadette niyyet ve
ihlas esastır. Vergide ise bu vasıflar
umumiyetle gerçekleşmez. Ayrıca, zekat ve öşür kitap ve sünnetle sabit
olurken vergi öyle değildir.
Sarf yönleri
açısından da zekat ve öşürle vergi arasında fark vardır.
Kocası fakir
olan kadının, kendi servetiyle haccetme imkanı varsa ve haccın diğer
şartlarını da taşıyorsa, kocası veya bir mahremi ile hacca gitmesi
gerekir. Şayet kocası veya mahremlerinden biri, imkansızlık sebebiyle
hacca gide-miyorlarsa ve bu kadın onlardan
birinin masrafını da karşılayabilecek imkana sahipse, haccetmesi gerekir.
Buna gücü yetmezse, yerine bedel gönderir.
Şafiî
alimleri, bir kadının güvenilir bir kaç kadınla birleşerek -mahremsiz-
farz olan haccını yapmasını caiz görmüşlerdir.
Sağlık ve
servet yönünden haccetme imkanına sahip olan bir kadın, eşi veya mahremi
olmadığı için hacca kendisi gidemez ise de, hac farizasını eda etmiş
sayılması için, yerine bedel göndermesi gerekir. Bunu da yerine
getirmemişse vefatından önce yerine vekaleten haccetmek üzere bedel
gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Aksi takdirde üzerinden sorumluluk
kalkmaz.
Dinimizde
yapılan ibadetler Cenab-ı Allah'ın emri gereği
görevimizdir. Ayrıca, pek tabiki sevabı da
vardır. Bunun aksine Cenab-ı Allah'ın yasak
kıldığı haramlar vardır. Bu yasaklara riayet etmek de görevimizdir. Bu
itibarla; çalıntı elbiseyle namaz kılınsa bu namaz şartlarına riayet
edilerek eda edilirse sıhhatlidir. Kabul olunup olunmaması Allah'a aittir.
Elbiseyi çalan bunun cezasını ayrıca çekecektir.
Bu örnekte
olduğu gibi haram parayla hacca giden kimsenin haccı da sahihtir. Haram
parayla gittiği için onun günahını ayrıca çekecektir. Fakat bu haccın
sevabı da ona göre az olur veya hiç olmaz.
Kurbanın
sözlük anlamı yakınlık demektir. Dinî kavram olarak kurban; Allah'a
yaklaşmak için, belirli günlerde (Kurban bayramının ilk üç günü) ve
belirli nitelikleri taşıyan kimseler tarafından kesilen belli hayvandır.
Kurban
bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek, büluğ
çağına gelmiş, mukim (yolcu olma-yan) ve dinen zengin sayılan Müslümanlara
vaciptir. Zenginlikten maksat kurban bayramında temel ihtiyaçlarından
başka 80.18 gr. altını veya bu mikdar altın
karşılığı parası yahut temel ihtiyaçları dışında mal varlığının
bulunmasıdır. Bu durumda olan kimse kurban kesme hususunda dinen zengin
sayılır.
Kurbanın
rüknü, kurbanlık hayvanın kesilip kanının akıtılmasıdır. Kurbanlık hayvan
bizzat veya vekalet yolu ile kesilmedikçe, parasını tasadduk etmekle,
kurban vecibesi eda edilmiş olmaz.
Bir
Müslümanın, erkek olsun kadın olsun
usülüne uygun olarak kestiği hayvanların
etleri yenir.
Bu itibarla,
Müslüman bir kadının kurban kesmesi caizdir.
Kurban
bayramında, akıllı, büluğ çağına gelmiş,
dinen
zengin, hür ve mukîm Müslümanlar üzerine kurban kesmek vaciptir. Dinî
hükümlere göre, bir aile içinde herkesin malı kendisine aittir, müşterek
bir aile malı yoktur. Bu itibarla, yukarıdaki niteliklere göre kurban
kesmekle kim mükellef ise, kurbanı o keser. Karı-koca her ikisi de
kurbanla mükellef ise, her ikisi de keser. Sadece birisi mükellef ise,
mükellef olan keser. Her ikisi de mükellef değiller ise, hiçbiri
kesmeyebilir. Mükellef olmadıkları halde imkanlarını zorlayarak kurban
kesmek isteyenlere de engel olunmaz.
Adak'ın
kelime manası, herhangi bir şeyi yapmaya söz vermektir. Dinî kavram olarak
adak;
Cenab-ı
Hakk'ın rızasını kazanmak ve O'na tazimde
bulunmak için, yapılması mecbur olmayan namaz, oruç ve kurban gibi farz ve
vacip ibadet cinsinden bir şeyi yapmayı nezretmek
suretiyle o ibadeti kişinin kendisine vacip kılmasıdır.
Farz veya
vacip ibadet cinsinden adanmış olan bir şeyi yerine getirmek vaciptir.
Çünkü adak yapan kimse bu hususta Allah'a söz vermiş demektir. (Hac, 29)
Bu gibi hükümlerin uygulanmasında ise, kadın ve erkek arasında fark
yoktur.
Adakta
bulunan kadının, harcama yapmayı gerektiren bir adağını yerine getirmek
için kocasından izin alıp almamasına gelince:
İslamî
hükümlere göre her fert kendi malı üzerinde, bir başka kişinin iznini
almadan dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Bu sebeple evli bir kadın
kendi malından kocasının izni olmadan adağını yerine getirir. fakat kendi
malı adak kurbanını kesmeye yetmeyecek kadar az olduğu için kocasının
malından adak kurbanı kesecek olursa, kocasının iznini alması gerekir.
Kurban
kesmek imam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre vacip;
diğer müctehidlere göre sünnettir. Bunda esas
olan kurbanlık hayvanın ibadet ve kulluk maksadı ile kesilmek
suretiyie kanının akıtılmasıdır.
Kurban
etinin dağıtılması hususu ise kurban kesmenin rükünlerinden değildir.
Kurban etinin zenginlere, fakirlere ve ehl-i
kitaptan birisine verilmesi caizdir.
125-
Akika nedir?
Yeni doğan
çocuğun başındaki tüye akika adı verilir. Bir
çocuğun doğması üzerine, Cenab-ı
Hakk'a
şükür niyeti ile ve Allah rızası için kesilen kurbana da, "Nesike"
veya "Akika" kurbanı denir.
Akika
kurbanı kesmek mübah ve
menduptur.
Akika
kurbanı hususunda şu konulara dikkat edilmelidir.
a)Akika
kurbanı, çocuğun doğumundan itiba-ren
büluğ çağına erinceye kadar olan süre içinde
kesilebilir. Ancak, doğumun yedinci gününde kesilmesi daha güzeldir.
b) Kurban
olma niteliğine uygun her hayvan, akika
kurbanı olarak kesilebilir.
c)Akika
kurbanı için çocuğun erkek veya kız olması arasında fark yoktur.
d)Akika
kurbanının kesileceği yedinci günde, çocuğun saçlarının kesilmesi ve
ağırlığınca altın veya gümüş bedelinin fakirlere dağıtılması da
müstehaptır.
e)Akika
kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi dahil herkes yiyebilir.
Dinimize
göre kurban, zekat, fıtır sadakası, keffaret
gibi malî ibadetlerin ifasında başkasına vekalet vermek caizdir.
Buna göre
kendisine kurban vacip olan bir kimse, kurbanını bizzat kendisi
kesebileceği gibi, vekalet yoluyla memleketinde veya başka bir yerde de
kestirebilir.
Ev veya
araba almak kurban kesmeyi gerektirmez. Ancak, bu konuda adak yapılmışsa
adağın yerine getirilmesi gerekir veya elde edilen bu nimetlerden dolayı
Allah'a şükür için, şükür kurbanı kesilebilir.
Bir diğer
husus daha vardır ki; "Sadaka belaların def'ine vesile olur." Böyle bir
nimetten dolayı kurban kesip tasadduk etmenin (fakirlere dağıtmanın)
muhtemel bir takım kaza ve belaların def'ine vesile olacağı da umulur.
Küçük yaşta
daha sağlıklı gelişmesi için kuyruklarının fazla kısımları boğulmak
suretiyle düşürülen koyunların kurban edilmesinde bir sakınca yoktur.
Çünkü bu durum, hayvanın, emsaline göre kıymetini azaltan bir ayıp
değildir.
Müslümanların ve ehl-i kitap denilen Yahudi ve
Hıristiyanların usulüne göre kestikleri koyun, sığır ve deve vb.
hayvanların etleri yenir.
Ateşe,
güneşe, yıldızlara, puta tapanların dinden çıkanların, din ve Allah
tanımayanların kestikleri yenmez.
Adak
sözlükte herhangi bir şeyi yapmaya söz vermektir. Dinî anlamda ise adak,
Yüce Allah'ın rızasını kazanmak ve yalnız O'na
ta'zimde bulunmak için yapılması zorunlu olmayan ve namaz, oruç,
kurban gibi farz veya vacip olan ibadet cinsinden bir şeyi yapmaya Allah
için söz vermek ve böylece o ibadeti kişinin kendi üzerine vacip kılarak,
zorunlu hale getirmesidir.
Allah
rızasını kazanmak düşüncesi olmaksızın adakta bulunmak doğru olmadığı gibi
bazı türbe ve ölüler için yapılan veya türbelere mum ve kandil yağı almak
gibi adaklar da batıl ve haramdır. Çünkü adak bir manada ibadettir. ibadet
ise, sade-ce Allah'a yapılır. Bu itibarla
kullardan, özellikle de ölülerden birine adakta bulunulması caiz değildir.
Zira ölüler için hiçbir şeye malik olmadıkları gibi, tasarruf yetkisinden
de mahrumdur.
Mamafih bir
kimse falan işim olursa şu türbede Allah için bir kurban keseceğim der de
o işi de olursa, o kurbanı herhangi bir yerde kesmesi yeterlidir, o
türbeye gitmesine gerek yoktur.
Allah'ın
adını anarak yapılan yeminler üçe ayrılır:
a) Yemin-i
Lağıv: Yanlışlıkla veya doğru zannıyla yalan yere yapılan yemindir. Bu
çeşit yeminden dolayı keffaret gerekmez.
Allah'ın affı ve bağışlaması umulur.
b) Yemin-i
Gamus: Bile bile
yalan yere yapılan yemindir. Yalan yeminler çok büyük günahtır. Bunun
bağışlanması için kefareti yoktur. Ancak tövbe ve istiğfar etmek, hakkı
zayi olan varsa ondan da helallik almak gerekir. imam Şafi'ye göre ayrıca
kefaret de gerekir.
c)Yemin-i
Mün'akide: Mümkün olan ve geleceğe ait bulunan
bir şey hususunda yapılan yemin-dir. Böyle bir
yemine riayet vaciptir. Ancak riayet edildiğinde umumun zararı
sözkonusu ise, o takdirde yemine riayet
edilmeyip bozulur ve kefareti ödenir. Ayrıca, Cenab-ı
Hak’an af dilenir.
Yemin
kefareti, on fakiri sabah akşam günde iki öğün doyurmak yahut bir fıtır
sadakası miktarından az olmamak üzere, yiyecek bedelini kendilerine vermek
veya on fakiri giydirmektir. Bunlar dan birini yapmaya gücü yetmeyenler
ise, yemin kefareti olarak, ardarda üç gün
oruç tutarlar.
Nişan;
birbiriyle evlenmeye namzet olanların evlilik için karşılıklı söz
vermesidir. Nikah değildir. Nikah akdi yapılmadan müstakbel eşler
birbirine helal olmazlar.
Erkek
evlenmeyi düşündüğü kadına bakabilir. Bir hadiste: "Ona bak, zira bakmak
evliliğin uyumlu olmasını temin eder" buyrulmakla,
daha sonra çıkabilecek tatsızlıklar başından önlenmektedir. (İbn-i
Mace, Tirmizi)
Dinimiz,
toplumun temeli olan aile yapısının huzur içinde devamlılığına kadın ve
erkeğin birbirlerini görüp beğenmelerini ve kendi irade ve istekleriyle
evlenmeğe karar vermelerini istemiştir. Nişanlanmak nikahın başlangıcıdır.
Bu safhada, evlenecek eşlerin birbirlerini görüp bazı özellik ve
niteliklerini öğrenmeleri, kurulacak yuvanın huzur ve devamı için
faydalıdır. Bu sebeple Rasulüllah (S.A.V.)
Efendimiz "Evleneceğiniz kadına -maksadı temin edecek ölçüde- bakınız"
buyurmuştur. Bakıp görmeden evlenecek olan birisine de: "Git, onu gör de
ondan sonra kararını ver" demiştir.
Alimler,
evlenecek erkeğin evleneceği kızın eline, yüzüne ve ayaklarına
bakabileceğini, ayrıca bir kadın göndererek onu nitelikleriyle yakından
tanımaya çalışabileceğini söylemişlerdir.
Akli dengesi
yerinde, erginlik çağına gelmiş bir kızı, izni olmadan ebeveyni
evlendiremez. Kızın izin ve rızası şarttır. Evliliği tasvip etmesi
gerekir. Reddederse nikah kıyılamaz. Kıyılmışsa geçersiz sayılır. Ancak,
böyle bir kız velisine "beni dilediğinle evlendir" şeklinde genel bir
vekalet verirse, tekrar izni gerekmez.
Erginlik
çağına gelmiş bir kızın kendisine denk biriyle evlenmeye karar verme hakkı
vardır. Veli-sinin izni şart değildir. Ancak bir hanım kızın veli-sinin
iznini almadan böyle önemli bir konuda tek başına karar vermesi, uygun bir
davranış sayılmaz. Ana-babanın hayat tecrübelerinden istifade etmesi daha
hayırlı olur.
Küfüv; bir
erkeğin evleneceği kadınla sosyal, ekonomik ve kültürel konularda denk
olması demektir. Erkeğin kadından ya daha
üstün ya da en az onun seviyesinde olması,
ileride çıkabilecek muhtemel huzursuzlukların önlenmesi bakımından,
faydalı görülmüştür.
Evlenmek,
Allah'ın takdir ettiği sürece, ölünceye kadar geçinmek ve aile yuvası
kurup devam ettirmek için yapılan çok ciddî bir iştir. Şehevi hisleri
tatmin etmek veya dünyevî menfaatler sağlamak gibi maksatlarla, geçici
evlilik, dinen caiz değildir. Evlilik gibi, yuva kurmanın ve neslin
devamını sağlayan kutsal bir akdin basit çıkarlara alet edilmesi, şüphesiz
günahı çok ağır bir suçtur.
Ayrıca, bu
tür düşüncelerle yapılan evlilikler, çoğu zaman kurulu olan birçok ailenin
dağılmasına ve meşru şekilde, evli olan eş ve çocukların mağduriyetine yol
açmaktadır.
Bu itibarla,
maddî bir menfaat elde etmek için ve söz konusu menfaati elde etme
süresine bağlı olarak yapılan nikah geçersiz ve bu yolla gerçekleşen
evlilik gayr-ı meşru olup her Müslümanın
bundan kesinlikle sakınması gerekmektedir.
Müslüman bir
hanımın, ister ehl-i kitaptan olsun, ister
olmasın, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi haramdır. Müslümanlığı
kabul etmedikçe, yapılacak nikah sahih değildir. Bu husus,
Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirtilmektedir.
"İman etmelerine kadar, puta tapan erkeklerle mü'min
kadınları evlendirmeyin" (Bakara, 221), "Müstüman
kadınlar inkarcılara helal değildir; onlar da bunlara helal olmazlar" (Mümtehine,
10). Ehl-i kitabın bu hükümden istisna
edildiğini bildiren hiçbir nas
varid olmamıştır. Ehl-i
kitap da bu hükmün içine girmektedir. Ayrıca, bu husus İslam alimlerinin
icması ile de sabittir. Buna karşılık, Müslüman bir erkeğin
ehl-i kitaptan (yani Yahudi veya Hıristiyan)
bir kadınla evlenmesi caizdir.
Sinirliliğin
çeşitieri vardır. Sinirli kişi eğer ne
dediğinin farkında ve aklı başında ise, bunun sözleri geçerlidir. Ancak,
ne söylediğinin farkında olmayacak derecede aşırı sinir ve çılgınlık
halinde yapılan boşama geçersiz olup, bu durumdaki kişilerin aklı başına
gelinceye kadar söyledikleri sözlerine itibar edilmez.
Sadece
kocanın veya eşlerin her ikisinin, bizzat veya avukatları vasıtasıyla
açtıkları dava sonucu mahkeme kararı ile boşanmış olan eşler, dinen de
boşanmış olurlar.
Bir
kimsenin, bizzat veya avukatı vasıtasıyla boşanmak üzere mahkemede dava
açması, hakime eşini boşamak için yetki vermesi (tefviz-i talak) demektir.
Bu itibarla, sadece erkeğin veya her iki tarafın açtığı dava sonucu,
mahkemece boşanmış olan eşler, dinen de boşanmış olurlar. Ancak, daha
önce, eşler arasında başka boşanmalar olmamış ise, mahkemenin boşaması,
bir boşama sayıldığından, mahkeme kararı ile boşanmış olan eşlerin,
istedikleri takdirde, -geride kalan iki talak hakkı ile- tekrar
evlenmeleri mümkündür.
İddet
beklenmesinin sebebi, eşi ölen veya boşanan hanımın sadece hamile olup
olmadığının anlaşılmasından ibaret değildir. Eski eşin hatırasına saygı
gibi, ahlakî ve sosyal sebepleri de vardır. Bu itibarla, eşinden ayrılan
veya eşi ölen hanımın, hamile olmadığı kesin olarak bilinse bile, iddet
süresi dolmadan ikinci evliliği caiz değildir.
|